Zulüm bir konum değil, bir çöküştür

Abone Ol

ALTTA KALANIN AHI, ÜSTE ÇIKANIN HESABI VAR. SESSİZ KALINAN HER ZULÜM, FITRATA İHANETTİR.

Hayatın devranı dönerken, tabiattaki düzen hepimizi hayrete düşürecek bir uyum içinde işler. Güneş belirlenen vaktinde doğar, denizler sınırını bilir, rüzgâr haddini aşmaz. En vahşi hayvan bile karnı doyduktan sonra av peşini bırakır. Ancak ne gariptir ki, bu denge içinde en mükemmel yaratılmış varlık olan insan, çoğu zaman içindeki nefsin vesayetinden kurtulamaz.

İnsanlık tarihi, altta kalanın değil, üste çıkanın hikâyesiyle yazılmış gibi görünür. Fakat dikkatle bakıldığında asıl kıymetli olanın, ezilenin sabrı, susanın duası, zulme uğrayanın metaneti olduğu anlaşılır. Ne yazık ki modern çağ, güce tapan bir zihniyetin pençesinde kıvranıyor. Güçlü olan haklı sayılıyor, sesi çıkanın sözü geçiyor. Bu yüzden her geçen gün “altta kalanın canı çıksın” sözü, bireysel hayatlarda ve devlet siyasetlerinde bir ideolojiye dönüşüyor.

İNSANIN DİĞER İNSANA ZULMÜ: YARATILIŞA İHANET

Hayvanlar bile yaratılış kodlarına sadık yaşarken, insanın kendisine benzer olan bir başka insana çile çektirmesi, sadece ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda fıtrata ihanettir. Allah Teâlâ insanı “en güzel surette” (Tîn, 95/4) yaratmış, onu “yeryüzünün halifesi” (Bakara, 2/30) kılmıştır. Bu kadar yüce bir sorumlulukla var edilen insan, kendi hemcinsine zulmettiğinde sadece onun hakkına değil, kendi yaratılış şerefine de ihanet eder.

Zalim ile mazlum arasındaki fark; sadece konum farkıdır, öz farkı değildir. İkisi de aynı türden, aynı akıldan ve aynı kalpten yaratılmışlardır. Ne var ki zalim, Allah korkusunu kaybetmiş; mazlum ise sabrın kıymetini yüklenmiştir. Hz. Ali’nin meşhur sözü bu gerçeği özetler: “Küfürle belki yaşanır ama zulümle asla.” Çünkü zulüm, sadece bir kişiyi değil, tüm toplumu çökerten bir virüstür.

ZULMÜN SESSİZ ORTAKLARI: SEYİRCİ KALANLAR

Zulmün bir diğer yüzü de, ona sessiz kalanlardır. Bazen bir zulüm yaşanır ama etrafındaki insanlar görmezden gelir. Susmak, tarafsızlık değil; çoğu zaman zulmü onaylamaktır. Kur’an’da bu tavır çok açık şekilde mahkûm edilir: “Onlar birbirlerine kötülüğü yasaklamazlardı. Ne kötü yaptıkları şeydir!” (Maide, 5/79)

Bir toplumda adaletin sesi kısıldığında, zalimin sesi daha çok çıkar. Bu yüzden Hz. Peygamber, zulme karşı en azından kalpten buğz edilmesini emreder (Müslim, İman 78). Zira zulüm, sadece bir olay değil; bir atmosferdir. O atmosferde büyüyen çocuklar, adaleti değil, gücü kutsar. Haklı olmaktan çok, güçlü olmayı tercih eder.

TOPLUMSAL HAFIZADA ZULMÜN NORMALLEŞMESİ

Toplumlar zulme alıştığında, kötülük sıradanlaşır. Zalimler kahraman ilan edilir, mazlumlar “yetersiz”, “beceriksiz” ya da “kader kurbanı” diye küçümsenir. Tarihte bu örnek çoktur. Firavun, halkına Hz. Musa’yı “sizin düzeninizi bozacak” biri olarak tanıtmıştı. Aynı şekilde Ebu Cehil, Hz. Muhammed’i “atalarının yolunu terk eden” olarak gösteriyordu. Çünkü zalimler, hakikati karalayarak kendi zulümlerine toplumsal meşruiyet üretmeye çalışırlar.

Modern çağda bu durum medya, sosyal algı ve dijital manipülasyonlarla daha da yaygınlaştı. Bugün bir mazlumun çığlığı yerine, zalimin “başarısı” konuşuluyor. İşin acı tarafı ise bu kirli algının halkın büyük kesimi tarafından benimsenmiş olması. Bu da gösteriyor ki, zulmün asıl kaynağı sadece zalimler değil, zalimleri alkışlayanlardır.

BİREYSEL ZULÜMLER: EVDE, OKULDA, SOKAKTA

Zulmü sadece devlet eliyle yapılan bir baskı olarak düşünmek eksik olur. Zira zulüm, en küçük birimde başlar: Ailede, okulda, iş yerinde. Bir babanın çocuğuna adaletsiz davranması, bir öğretmenin öğrenciye baskı yapması, bir yöneticinin astına mobbing uygulaması… Bunların hepsi zulmün farklı formlarıdır. Nitekim Hz. Peygamber (sav) buyurur: “İki kişiden biri olduğunuzda bile adil olun.” (Tirmizi, Ahkâm 1)

Adalet, sadece mahkemelerde aranmaz; adalet bir ruh halidir. Evde eşine bağıran bir adam, sokakta mazlumu savunamaz. İş yerinde çalışanını ezen bir yönetici, sosyal adaletten söz edemez. Eğer bireyde adalet duygusu yerleşmemişse, o toplumda zulüm kanıksanmış demektir.

ULUSAL BOYUTTA ZULÜM: GÜÇLÜ DEVLET, ZAYIF ADALET

Devletlerin güçlü olması, adil oldukları sürece kıymetlidir. Aksi takdirde güç, zulmün kamusal hali olur. Tarihte birçok imparatorluk, içindeki mazlumların ahıyla yıkılmıştır. Roma, Bizans, Emevîler… Hepsi bir dönem güçlüydü; ama adaleti zedeledikleri anda sonları gelmiştir. Osmanlı, uzun yıllar “kılıçla değil adaletle” hükmetmiş, ne zaman adalet zayıflamışsa çöküş başlamıştır.

Bugün devletler, insan hakları, özgürlükler, sosyal eşitlik gibi kavramlarla övünürken; fiilen bu değerleri ihmal etmekte. Vergi sisteminden yargıya, eğitimden güvenliğe kadar adaletin tesis edilmediği her alanda zulüm vardır. Kur’an’da “Zulmedenleri destekleyenlere de azap vardır” (Hud, 11/113) buyurularak, sadece zulmeden değil, ona yardım edenler de tehdit edilmiştir.

YÜKSEK SES DEĞİL, YÜCE DEĞER KAZANDIRIR

Güçlü olmak, yüksek sesle konuşmak, medyatik olmak ya da baskı kurmak, bir kimseyi haklı çıkarmaz. Tarih, nice zalimlerin ismini unuttururken; nice mazlumların izini ölümsüzleştirmiştir. Çünkü hakkı tutanlar, değil dünyada; ahirette de kazanır.

Unutulmamalıdır ki, bir insanı ezmek kolaydır ama o ezilmişin duasını susturmak imkânsızdır. Zira dua, zulme uğrayanın göğe yükselen adalet talebidir. Ve Allah, bu duaya “arş titrer” diyecek kadar önem atfeder (Tirmizi, Daavât 6).

Zalim geçici, mazlum kalıcıdır. Çünkü zalimin saltanatı kibirdir; mazlumun silahı sabır ve duadır. Bugün “altta kalanın canı çıksın” diyenler, yarın hesap gününde “biz altta kaldık, bizi yukarı çıkarın” diyecekler. Ama iş işten geçmiş olacak.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Zulümle yükselen her yapı, mazlumun ahıyla çöker.”

SAYGILARIMLA!