Sürdürülebilir bir ekonomik büyüme döviz kuru ve faiz oranları gibi göstergelerle oynayarak sağlanmamaktadır. Hayata bakış ve kültür de en azından ekonomik göstergeler kadar önemlidir.
Türkiye ekonomisinin büyümesini frenleyen veya hızlandıran kültür ve zihniyet unsurlarını her zaman dikkate almalıyız.
Türkiye’de geçmiş, geleceğin rolünü hep çalmıştır. İnsanımız geleceği düşünmek yerine hep geçmişle ilgilenmiştir. Ayrıca toplumumuzun büyük bir kusuru da var: Planlama yapmamak. Toplumumuz planlamayı sevmez, planlara uymaz veya planları sık sık değiştirir.
Toplumumuz için gelecek, belirsizlik ve risk demektir. İnsanımız bu sebeple gelecekten hep kaçmıştır.
Ekonomik istikrar ve reform programları dışarının telkinleriyle gündeme geldiğinden yapılacakları ve yapılanları anlamıyoruz da. Toplumun olumsuz ve kararsız bakış açısı, toplum eleştirilerinin artmasına yol açıyor.
Türk toplumu sadece konuşuyor ve eleştiriyor. Herkes tepkili ve öfkeli. Sorunlar ve kimin ilgilenmesi gerektiği biliniyor, ama sadece konuşmak ve eleştirmek yeterli görülüyor.
Proje üretimine gereken önem verilmediğinden beyinler de tembelleşiyor. Avrupa Birliği ve Kalkınma Ajansları hibe projeleri toplumun zihninde yer etmeye başlasa da hale yetersiz. Oysa sorunların çözümü çokça proje üretilmesine bağlı.
Bilgi stokumuz yetersiz. Yeterli olanlar da değişimler karşısında eriyor. Gerçeklerden koptukça, beynimizi yeniliklere kapatıyoruz.
Geçmişte değişim bozulma olarak değerlendirildiğinden, doğan her sorunda asıl sisteme dönülmesi istenilmiştir. Bugün bile, geçmişte herhangi bir sorunun çözümünde katkısı olan konular, bugün de sonuç verecek gibi düşünülüyor.
Gelişmiş ülkelerle Türkiye arasındaki teknoloji ve refah uçurumu büyüdükçe, değişime direnç daha da kemikleşiyor. Geçmişe sarılma eğilimi, yabancı düşmanlığını da körüklüyor.
İstikrar ve reform çabalarının sonuç vermeyeceğine inanan çoğunluk, yetenekli ekonomi yönetimlerinin çözümlerinin başarısını olumsuz etkilemektedir.
Sadece kendi kendisini doğrulayan inançlar ve kehanetler, bilimsel bakış açısıyla doğrulanmayınca klişeye dönüşmekte ve topluma vakit kaybettirmektedir.
Yaşayan ve canlı bir kalkınma kültürünün ortaya çıkmasıyla, bize atalarımızın devir ettiği kültürel mirasın ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu anlayabileceğiz. Kültürel mirası yaşayan bir kültüre dönüştürdüğümüzde, küreselleşmeye daha fazla uyum sağlayacağımız kesindir.
Türkiye’de sosyal ilişkiler ağı ve sözel kültür çok güçlüdür. Konuşmayı ve tartışmayı çok seviyoruz. Yalnız kalamıyoruz. Bu özelliklerimiz ilk kez işe yarayacak gibi. Bazı ekonomistlere göre, sosyal sermaye ekonomik gelişmenin önemli bir dişlisidir.
Zihniyet değişimi için şunları yapmalıyız;
-Eleştirel düşünceyi kabul etmeli ve uygulamalıyız,
-Çağdaş uygarlık düzeyine kültürümüzle ulaşabiliriz,
-Türk toplumu hem bireyci hem de toplumcudur, bu güzellik bizi ekonomik gelişmeye götürecektir.