ZAMAN MAKİNASI ( HASTANELER)

Abone Ol

Bir zaman makinamız olsaydı ve bundan 20 yıl önceki Türkiye'ye gitseydik. Ne görürdük?

Örneğin hastanelere baksaydık üç aşağı beş yukarı göreceğimiz şeyler şunlar olurdu: Öğlen sırasında hasta ziyaretine gelen insanlar ve kapalı kapılar.

Hiç anlam veremediğim bir şeydi, hasta annesini, babasını ya da akrabasını görmeye gelen insanlara engel olan bekçiler.

Öğlen sıralarında daha yoğun mesai yaparak kimseleri içeri almazlardı. Zor bela kendini içeri atanlarla da kavga ederlerdi. Bu başhekimliğin isteği ve görevlilerin çabalarıyla belki de son bir vedaya helalleşmeye fırsat vermeyen insan engeliydi.

Belki de bu tavırlarına gerekçe olarak hastaların sağlığını gösterebilirler.

İşte hastalar mikrop kapmasın diyebilirler. Şu anda hastanelerin kapısı sonuna kadar açık bir tek yoğun bakımlara alımlar denetleniyor.

Hatırlıyorum hastane kapısına kadar gidip anneannemi göremeden döndüğüm günleri ve şimdi her hastaneye gidişimde bu garip olay gelir aklıma.

Ne bileyim belki o zamanlar yeterli personel yoktu ya da yeteri kadar temizlik malzemeleri yoktu. Belki de o zamanın doktorları hastalarını şimdiki doktorlardan daha çok mu düşünüyorlardı bunu bilemem ama bildiğim ve beni her hatırladığımda dehşete düşüren bir şey daha var:

Uzak bir akrabam hastanede yatan çocuğunu kaçırmıştı. Bizim ev şehirde olduğu için bize gelmişlerdi. 4 yaşlarında zayıf bir kız çocuğuydu, yattığı servisten hemşireye bahçeye hava almaya çıkacağız deyip zor bela çıkmışlar. Daha sonrasında hastane bahçesinin parmaklıklarında çocuğu sarkıtıp kaçırıp getirmişlerdi ve hala küçük kızın kolunda serumu takılıydı. Kan toplanmıştı. Babasının yüzünde evladını o yoksulluğun ve imzalanan senetlerin hapishaneye döndürdüğü hastaneden kaçmanın verdiği huzur ile kızının koluna toplanan kanın yarattığı tedirginliği aynı anda görmüştüm. Kızcağız telaşlı bir şekilde kaçırılmanın ve kolundaki iğnenin acısı ve kan dolan serum hortumunun korkutuculuğuyla için için ağlıyordu.

Halbuki daha yeni hastalıkla mücadele etmiş ve takatsizleşmiş vücuduyla dayanmaya çalışıyordu. Hastane ve bizim evin o uzun yolu boyunca battaniyeye sarılı ağlamıştı. Sonra bin bir eziyetle kolundaki serum bağlı iğne çıkartıldı. Kızcağızın annesi kızdan daha çok ağlamaktaydı. Hapishaneden ve serumdan kurtulan kız biraz daha ağlayıp uyudu. Bir zamanlar yoksulların hastalanması demek devlet hastanelerinde rehin hapis kalmak demekti. Şimdi öyle mi?

Yoksul zengin ayırtmadan herkes hastalandığında bir tek hastalığı düşünüyor; ambulans çağırmak, araç bulmak bir zamanlar sadece zenginlere has bir şeydi şimdi ise, bir telefonla ambulans köylere kadar gitmekte ve hastaneler hapishane değil, artık küçük çocuklar hastane odalarında esir edilemiyor.

İlerlemeyi, sağlıktaki devrimi görmemek kör olmak demektir. Ben o zamanlar anne ve babanın yüzündeki ifadeye bakarım. Düşünsenize evladınızı zor bela hastaneye taşıdınız ve tedavi sürerken parasızlıkta ne yapardınız?

Benim param yok evladım ölebilir mi derdiniz?

Hayır. Her anne, baba evladı için her şeyi yapar. Bu güdüyle doğarız.

Şimdi fakirler durumlarını ispat ettiklerinde hiçbir ödeme yapmadan hastanelerde tedavi olmakta. İşte buna ben ilerleme derim. Hemi de insanlık adına atılmış en büyük adımlardan biri...