Yazı yazmak bir sevdadır, bir aşktır.
Hani herkesin, hele kara kaş, kara gözlülerin! Kaşlarını gözleriyle yukarı ittiğinde alınlarında oluşan, Arap harfleriyle yazılmış birkaç satır yazıyı andıran çizgiler var ya!
Buna da, “Alın yazısı” denir ya!
Ve başına ağır acılar gelenler veya onun dünyadan göçerek bağrında ağrı yaralar açtığı geride kalanları, yakınları bu acıya, ”Kader!”, “Alın yazısı” der ya!
Evet yazı yazmak da alın yazısı gibi bir sevdadır kendimce.
İyiye, güzele, sevgiye ve de vatana, millete adanmış bir sevda.
Her ne kadar Sait Faik Abasıyanık, içindeki yazı yazma arzusuna, “Arzu değil, kötü huyum” demiş olsa da.
İstanbul Burgaz Adası’nda yaşayan Abasıyanık, bir ara yazı yazmamaya karar verir.
Dayanamaz, kararını bozar sonra.
Der ki, “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. (…) Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum, odanın tenha yollarına gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım, kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tutup öptüm. Yazmasam deli olacaktım.” der.
Yazı bir iletişim aracı.
Tarih ne zaman başlar? Yazının icadıyla. Milattan önce 3500 yıllarında, Mezopotamya’da yaşayan Sümerler tarafından icat edilmesiyle. Ondan öncesinin kanıtı, taşlar, eşyalar, mezarlar…
Yazıdan sonra yazılı belgelerdir.
Ya yazıyı çoğaltan matbaanın icadı…
İlkin, 600’lerde Çin’de,harfleri ahşaba kazınmışı;1450’de Almanya’da Gutenberg’in metali, gelişmişi…
Bizde, bayağı gecikmeli de olsa İbrahim Müteferrika tarafından kurulması…
Yazıyı çoğaltan matbaanın hayata uygulanması insanlığın önünü açan, kültürü, sanatı, bilgiyi yayan koskocaman devrimlerdi.
Tabii ki, fabrikanın, üretimin artmasıyla matbaalar işe yarayacak, hedefine varabilecekti.
Yoksa, üretimi, aşı, ekmeği, işi, bilimi, tekniği, tarlası, fabrikası olmayan memleketlerde yazma, anlatma, ifade etme hürriyetinin layıkıyla yaşam bulması olası değildir.
Yani ne kadar zenginlik, o kadar özgürlük!
Darbe rejimlerinde sıkı ve çok sıkıntılı yaşam vardır
Türkiye her türlüsünü yaşadı ama (Talat Aydemir’in bireyselini saymasak) bir tekini, bir tekdarbe girişimini bozguna uğratabildi.
İşte bu dönemlerde, şairler, yazarlar susar; matbaalar, televizyonlar zarar verici hale gelir.
Mehmet Emin Yurdakul…
İşte şair sözleri:
Bırak beni haykırayım, susarsam sen matem et;
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş bir çocuk gibidir.
Enver Gökçe ne konuşmuş?
Bakalım bir:
Sana selam olsun
Sürgünler, mahkumlar, hastalar
Alacağın olsun
Seni İstanbul seni
Seni Bursa, Çankırı, Malatya,
Sizlere selam olsun üniversiteler!
Öğretmenleri alınmış kürsüler,
Öğretmenler
Sizlere selam olsun
Hürriyeti yazan eller, dizen eller
Sizlere selam olsun makineler
Entertipler, rotatifler bobinler
Bu gülünç, aşağılık,
Namussuz şeyler dışında.
Sana selam olsun
Zincirin zulmün kar etmediği
Kırbacın kar etmediği
Büyük tahammül!
Karalar karası 12 Eylül günlerinde, Cumhuriyet Gazetesi sahibi ve yazarı Nadir Nadi, kendisini ziyarete gelen bir Avrupa heyetine, sadece keman çalmış; bununla Türkiye’de ifade hürriyetinin olmadığını göstermek istemiştir.
Darbeler günleri gideler de bir daha gelmeyeler inşallah.
Baro Başkanlığımız zamanında, bir derneğin düzenlediği, Merhum Ahmet Kekeç, Rasim Ozan Kütahyalı ve bir kadın konuşmacının katıldığı, “Sivil Demokrasi” içerikli bir sempozyum olmuştu.
Adını hatırlamadığım kadın konuşmacı, “Artık Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır” demişti. Sorular bölümünde, “Darbeler döneminin kapanmış olması için, Türkiye’nin kalkınmış ve buna bağlı olarak demokrasisinin yerleşmiş olması lazım.” dedim. Konuşmacı bir şeyler anlattı ama çok yetersizdi. Tokalaşarak ayrılırken, “Size yeterli açıklama yapamadım” dedi.
Gururla ve tam kalbimden söylüyorum ki,çok şükür Türkiye’miz darbe koşullarını ortadan kaldırıma yolunda çok merhale kat etti.
Gerek içini kahpe ajanlardan, casuslardan temizlemede ki aldığı yol, gerek ekonomide, savunmada, bilimde, teknikte aldığı yol, gerek Milletini seven ve sevilen, ve güvenilen bir Cumhurbaşkanına sahip olması gerekse de yaşanılan bir büyük 15 Temmuz deneyimi.
Tabii ki her şey tamam değil.
“Su uyur düşman uyumaz” denir.
Evet, Türkiye’yi, Büyük, Müreffeh, Bağımsız Türkiye yolundan çevirmek, eski düşkün, berduş, derbeder, “Başına vur ekmeğini al” günlerine döndürmek isteyen, (Büyük Kurtarıcı ve Önder Gazi Mustafa Atatürk’ün tabiriyle), “Harici ve dahili düşmanlarımız” yok değil çok.
Hem de kımır kımır çalışıyor.
Ağızlarına içi boş, içi doldurulamamış ve doldurulamayacak bir, “Gelişmiş Parlamenter Sistem” sloganını dolamışlar, dolanıp duruyorlar.
Şimdi yaşadığımız enflasyon, hayat pahalılığı imdatlarına yetişti.
Bunu ellerine tutamak yaptılar.
Pekiyi, bundan önce neyi konuşuyorlardı?
Bu pahalılık her nasılsa, savaş mı, pandemi mi, tedbirsizlik, öngörüsüzlük mü, küresel güçler mi, yoksa bir kaçı mı, hepsi mi her neyse başımıza bulaştı.
Bunun kata kat fazlası enflasyon 2002’den sonra nasıl aşıldıysa yine aynı şekilde aşılacaktır.
Muhalefet tabii ki bunu siyaset konusu yapacak ama bu kadar mı?
Valla ben hayretle bakıyorum.
Böyle tek malzemeyle bina yapılmaz; seçim kazanılmaz.
Demir lazım, çimento lazım, tuğla lazım, mimar, mühendis lazım, duvarcı, sıvacı, boyacı lazım, mermerci, merdivenci lazım. Lazım da lazım…
Yani devir, şu parti-bu parti, şu koltuk-bu kotuk, şu ihale-bu ihale zamanı değil.
Devir, kendimizi harici ve dahili badhahlara karşı korumak, bir olmak, iri olmak, diri olmak, hep birlikte Büyük Türkiye olmak zamanı.
Çok sevdiğim türküde diyor ki şair,
“Yazı yazdım karasız, derde düştüm çarasız
Ben düştüm bir ataşa, siz düşmeyin yanarsız…”
Sevgiyle, şiirle, türküyle, vatanseverlikle kalın kardeşlerim.