Uzun lafa gerek yok

Bizim çitleri çeken Uğraklı çitçi arkadaşların, bitişik bahçede çalıştıklarını görünce, güzel bir çay demleyip, yanına da bisküvi koyup götürdüm.

Abone Ol

Bizim çitleri çeken Uğraklı çitçi arkadaşların, bitişik bahçede çalıştıklarını görünce, güzel bir çay demleyip, yanına da bisküvi koyup götürdüm.

Birbirimizi görünce gözlerimiz ışıl ışıl oldu.

Sarıldık, kucaklaştık.

-Valla ben, biraz siyaset olduğundan mı neyse, kucaklaşmadan duramıyorum dedim.

Rahmetli Hasan Celal güzeli hatırlattı biri, güldük. Diğeri de,

-Biz Türkler sıcak kanlıyız dedi.

Güneşin ısıttığı toprağa oturuldu.

Çaylar dolduruldu.

-Devlet Bahçeli gibi söyleyeyim, “Piskevit de yiyin, insan piskevite de doyamıyor dedim.

Ağzına koyuyorsun eriyip gidiyor hakikaten.

Bir akıl noksanı hemşerimiz, çay ocağında oturmuş, çaycı da çayını getirmiş önüne koymuş, yanında iki de şeker.

Hemşerimiz şekeri atmış çaya, iki şeker daha istemiş, getirmişler, sonra yine, yine istemiş. Çaycı dayanamamış,

-Yeter, bu ne kadar şeker koydun deyince, hemşerimiz,

-Valla atıyorum hemen eriyor demiş.

Akıl noksanlığı mı, fazlalığı mı anlayamadım.

Bir düşünür, “Delilikle deha arasında ince bir sınır var” demiş…

Bisküvi de öyle, çaya atılan şeker gibi.

Zararlı olmasa yiyeceksin doyana kadar.

O kadar güzel icat etmişler ki, hala yerini koruyor.

-Eskiden tek tek satılıyordu dedi arkadaş.

Evet, tanesi beş kuruştu.

Ben çok küçüktüm, yolda on kuruş buldum, onunla bir kibrit alıp eve götürdüm.

Bunu hiç unutmam.

Bir kab kibrit iki piskevit fiyatınaymış demek.

Geçenlerde bir yerel marketten aldım, kasap reyonundaki kişiye göstererek,

-Eskiden, çok değerliydi dedim.

-Ben de hatırlıyorum abi dedi.

Hani, “Bir kibrit için, adam eşini boşamış” derlerdi ya.

Yani bir çöp kibrit boşa harcanmayacaktı.

İnsanlar kibrit yakmamak için, ellerinde egiş, komşudan ateş almaya giderlerdi.

Bir yere gidip, çok az durup dönenlere,

-Ne o, ateş almaya mı geldin? derler ya!

Yani, ateş sönmeden eve kavuşturmak gerekirdi…

-Şimdi Devlet Bahçeli’nin grup konuşmasını dinledim. Ne muhteşem konuşmaydı o, nutuk gibiydi. Atatürk’ü, Cumhuriyeti, bağımsızlığı, tarihi, coğrafyayı, vatanı, milleti anlattı dedim.

Arkadaşlar koyu CHP’lilerdi.

-Cumhuriyet ne halde şimdi? dedi.

İki elimle bir çukur şekli yaparak,

-Valla Türkiye çukurun içinden düze çıkmaya çalışıyor, az kaldı. (Ayağımla topa vurur gibi yapıp) Böyle tekmeyle vurup tekrar o çukurun dibine yuvarlamak istiyorlar dedim.

Gözlerinde canlandırdılar ki,

-Ooo, öyle anlattı ki uzun lafa gerek yok dedi biri.

Üç sene önce bizim bahçenin tel çitini yaparlarken, işe başlayıp, mesela beton direklerin yerini kazıp, başka bahçeye giderler, oradaki direklerin betonlarını döküp, buraya gelirler, direklerini dikip başka bahçeye giderler, böyle bütün yerleri ellerinde tutarak işlerini yürütürlerdi.

-Niye böyle yapıyorsunuz? dediğimde, berber örneğini vermişlerdi.

Eskiden her köyde berber olmadığı için, dışardan gelirmiş. Köylüler de onun ne zaman geleceğini bilir ona göre beklerlermiş.

Berber gelir, tıraş olacakları bir yerlere oturtup sıraya dizer. Baştan başlar, sırayla her birinden bir miktar keser diğerine geçer, ondan da yanındakine geçer, kimse ayrılamadığı için, böylece herkesi tıraş edermiş.

‘GÜLEN KÖYÜ’ VE KANYE TAN ÇEŞMESİ

Gülen Köyü (Mahalesi), Malatya’ya 60 km. uzaklıkta, Kale ilçesine bağlı, Fırat vadisinde, Karakaya Barajı kıyısında bir köy. Burada da, bütün dağlık köyler gibi, ‘Arazi dağlık, evler dağınık’.

Köyden geçerken adı Kanye Tan olan ve tabelandaki okla yeri gösterilen güzel bir çeşme var.

Buraya uğrayıp su içmeden, su almadan geçmek olur mu!

Önceki gün yine buradan geçerken uğradım. Bir Gülenli ile karşılaştım orada.

Evi de bu çeşmenin hemen yanında.

-Köyün adı nerden geliyor?

-Şöyle: Bizim hanımın babası bu köyün muhtarıydı. Kendisi çok güler yüzlüydü. Köyün işleri için Devlet dairelerine girip çıkarken güler yüzüyle memurların kafasına yer etmiş. Bazı köylerin adları değiştirildiği zaman (Türkçe ad verildiği) muhtarı dairede gören memurlar , ‘Muhtar, köyün adını biz kararlaştırdık: Gülen Köy ‘ demişler ve öyle konulmuş bu ad.

***

-Bu çeşmenin adı da çelişkili. Yoldaki tabelada ‘Kanye Tan’, çeşme taşında ‘Ganitan’ yazıyor…

-Yoldaki tabelada da çeşmenin adı yanlış yazılmış. Doğrusu burada mermere yazılı olan ad. Yani Kanye Tan yanlış, doğrusu Ganitan Çeşmesi.

-Peki diyorum, buradaki mermerde çeşmenin, ‘Hayırseverler tarafından yapıldığı’ belirtildikten sonra, ‘Yapan Abdullah Tomur’ yazıyor. Bu ne demek?

-Cahillik işte. Abdullah Tomur yapan ustanın adı. Yazılmaması gerekirdi. Cahillik işte… diyor.

Çeşmenin suyu gürül gürül akıyor, buz gibi.

-Çayı nasıl, güzel oluyor mu? diye soruyorum.

-Sen ne diyorsun, üüüü diyor.

***

Buradakilerin çoğu gibi onun da bir ayağı İstanbul’daymış.

-Dokuzuncu ayda gideceğim diyor…

Sonbaharda, eylül dedin mi, bura köylüleri baba ocağından, geldikleri yere, İstanbul’a dönerler.

Hasat bitmiş, okullar açılmıştır çünkü. 6.08.17

ARİF NİHAT ASYA

Benim doğduğum sene Ankara Hukuk’u bitiren gururumuz Ömer Erdoğan, Malatya Lisesi Müdürü olan ünlü Bayrak Şairimiz Arif Nihat Asya’yı anlatırken, “Bir gün bizim köye gelmişti. Tütün zamanıydı. Bahçedeydik. Bir ara bana, tuvaleti sordu. Ben de tütünlerin içini gösterdim, ne yapayım!” dedi. Şimdi köylümüz doğal gazla ısınıyor…