Ünlü Malatya bademi için ileri

Abone Ol

Sevgili ildaşlarım, arkadaşlarım…

Deprem, nerden çıkacağı belli olmayan köstebek gibi memleketimizin orasından, burasından baş veriyor; başını çıkardığı yere topraklar yığıyor hunisel.

İstanbul’a vurdu ki, İstanbul Türkiye demek.

Her ilden insanın akrabası var orda.

Korkular, kaygılar, mal neyse, can kaybı olmasın da…

Ancak şunu demek lazım ki, hemen olmasa da kısa, orta uzun süreçli önlemler hayata geçirilmelidir.

Zaten çok çok söyleniyor.

Benim çoktandır yinelediğim öneri, arsası maliyeti düşük, küçük ama deprem güvenliği çok yüksek evler teşvik edilmeli, hatta zorunlu kılınmalı.

Çok odalı, dairelerin, yüksek harçlar, yüksek vergilerle istisnai olarak yapılabilirliği mümkün olabilmeli.

Gazi Ünv. Deprem Müh. Prof. Dr. Samet Arslan’dan televizyonda dinledim. Büyük depremlerin yaşandığı Şili’nin, Diktatörü Pinochet’in kanunlarla tedbirler aldığı, uymayanların öyle para cezası falan değil, hapis hatta idamla cezalandırıldığı kanunlar çıkardığını söyledi. Devamla da, “Yirmi sene kadar önce, başkent Santiago yakınlarında olan 8.5-9 şiddetindeki depremde 153’mü, 156’mı kişi hayatını kaybetti.” dedi.

Depreme dayanıklılık hususunda Devlet, yaptırdığı binalarda deprem güvenliğine tam olarak uyuyor.

Eskiden, yani “Derbeder Türkiye” zamanlarında, bir depremde en önce, en çok kamu binaları yıkılırdı. Şimdi görüyoruz ki kamu binaları, TOKİ binaları yüz akıyla depremden çıkıyor.

Bizim, Beydağı yamaçlarında TOKİ’nin yapıp, vatandaşlara sattığı,  kira öder gibi parasını aldığı, 10-15 katlı binaların 6 Şubat depremleri sonrasında TOKİ’nin bayrağı gibi dalgalandığını hepimiz görüyoruz.

Deprem çok, çok önemli de, bizim işimiz gücümüz siyaset.

Siyaset dediğim konuşmak, çene.

Siyasetçinin işi gücü önce icraat, sonra konuşmak olmalı.

Üç yüz bine yakın nüfuslu, CHP Battalgazi İlçe Başkanlığına seçildikten üç gün sonra araziye çıktık.

Venk Köyünün ulaşım sorununa dikkat çekmek için, basınımızla birlikte o mahalleye (köye) gittik,

“Biz buraya siyaset yapmak için gelmedik. Vatandaşın sorununu tespit edip, çözüm önerisinde bulunmak, ilgilileri uyarmak, kamuoyunu bilgilendirip desteğini sağlamak için geldik. Nerede bir sorun varsa cankurtaran hızıyla orada olacağız.” dedim.

Hatta bir CHP ileri geleni sosyal medyada,

-Ey Başkan! Sen oraya siyaset yapmak için gitmediysen, ne için gittin? demişti.

Ben de, dostlar siyasette görsün, laf olsun diye değil, vatandaşın derdine derman olmak için gittik diye yanıtlamıştım!

Televizyonlarda, gazetelerde günde 24 saat, üç yıl sonra yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimi konuşuluyor. Şu aday olur, bu olmaz, bu olamaz...

Bir kısım saatler de depremi konuşsaydık, hem kamuoyu bilinçlenir, hem ilgililer tedbir alır, bir adım atılır, bir iş yapılırdı.

Amerika’da yazılmış bir kitapta toplumların enerjilerini nasıl harcadıkları incelenmiş.

Bizler vatandaş olarak enerjimizin önemli bir kısmını siyaset konuşmakla tüketiyoruz.

Geçenlerde, Kenan Çalık’ın eczanesinden bir ilaç alıyordum.

-Abi nasılsın, ne yapıyorsun? dedi.

-Bahçeyle uğraşıyorum dedim.

-En güzeli seninki. Enerjini bahçe işleriyle tüketmek en güzeli dedi.

Bence de çok güzel ve çok öneririm.

İstanbul’da bir yakınım var. Ona iki ay kadar önce, şekerine bir baktırmasını, ölçtürmesini önermiştim. Depremden sonra arayıp ‘geçmiş olsun’ dedikten sonra,

-Şekerine baktırdın mı? dedim.

-Yok ya! Zaman bulamadım dedi.

Emekli. Hiçbir iş yapmıyor.

Tek işi siyaset yapmak.

İşi gücü sosyal medyada yazmak.

Hem de nasıl…

Hem de, keskin CHP siyaseti.

Hem de CHP İstanbul, İzmir siyaseti.

Gözü dönmüş, inatçı, “La deyip, Lo dememe” siyaseti.

Hakikaten de, enerjimizi sonunda bir faydalı sonuç çıkmayan siyaset konuşarak harcayacağımıza, işimize, işyerimize harcasak daha iyi değil mi?

Bağımıza bahçemize bakmamız, erken yatıp erken kalkıp  işimize koşmamız, devlet memuruysak vatandaşa hizmet görevimizi en iyi şekilde yapmamız, maaşımızı helal etmemiz, yani eskilerin ünlü sözüyle, “Salla başını, al maaşını” şeklinde değil.

Ya da sonralarda çıkan, “Bankamatik memurluğu” gibi değil.

Geçmiş dönem CHP Milletvekilimiz Muharrem Kılıç’ın bana söylediği söz aklımdan çıkmıyor,

-Birini işe koymuştum. Bir gün bana dedi ki, “Sağolasın. İşim çok güzel. Akşama kadar hiçbir iş yapmıyorum.”

Muharrem Kılıç dedim de…  Geçtiğimiz cumartesi günü telefonumda kırmızı harflerle yazılı cevapsız aramasını görünce hemen aradım.

12 Nisan Zirai Don Afetiyle ilgili geçen haftaki yazımı okumuş.

-Sizin Dilek’ten geçerken kayısı ağaçları az da olsa yeşil yapraklı görünüyor. Bizim Hekimhan Beykent’te dallarda yeşil yok. Kahverengi. Tamamen yanmış. Senin yazında önerdiğin Badem tarımı çok uygun. Fidanda ve bahçe yapımında devletin hibe desteği var. Bunun netleştirilmesi, vatandaşlara duyurulması, anlatılması gerekir. Malatya Valiliğinin badem bahçeleri yapımında çiftçilere öncülük etmesi, yol göstermesi, bürokratik işlerde yardımcı olması lazım dedi.

Doğru söylüyor.

Valilik de, milletvekillerimize de, BŞB ve ilçe belediye başkanlarımız, üniversitelerimiz, Gönüllü Toplum Kuruluşlarımız, yazılı, görsel medyamız,  bu konuda çalışma yapmalıdır.

Yapacaklarına da inanıyorum.

Vatandaşlarımız, kayısı bahçelerinin bir kısmını, belki yarısını badem bahçesine dönüştürebilirler diye düşünüyorum.

İlçe merkezlerinde, köylerde (mahallelerde) bu hususta, araştırma, inceleme ve bilgilendirme toplantıları, tartışmaları yapılabilir.

Vatandaşlarımızın görüşleri, eğilimleri alınır, neler yapacakları tek tek anlatılır.

Böylece geleceğe dönük bir çıkış yolu bulunup o yönde adımlar atılır.

Depremle beli, 12 Nisan Don Felaketiyle iki kolu kırılan Malatya’nın derdine, geleceğine sahip çıkılabilir.

Not: Bursa’da uzman kişilerin Zirai Don Felaketinde zarar gören ağaçların, donla kaybettikleri suyu kazanabilmesi için sulanması gerektiği açıklamasını okumuştum. Malatya’da böyle bir öneri yapılmadı. (Ama ben bu açıklamadan da önce bu düşünceyle ağaçlarımızı sulamıştım.)