Türkiye Türkiye kalmalıdır!

Abone Ol

Birkaç gün önce İstanbul’da yaşayan bir yakınımla konuşmamızın sonunda,

-Sana bir şey söyleyeyim. İnan, siyaset için söylemiyorum. Ben isterim ki, Erdoğan devam etsin. Devam etmese çok üzülürüm. Vallahi ağlarım. Türkiye için ağlarım. Yengen de aynı.” dedim.

Akrabam ilk defa bir tepki vermedi.

Israrla, ‘Tartışmak için değil, siyaset için değil!’ dediğim için olmalı. 

Yoksa, makinalı tüfek gibi sayardı.

Hep tekrarlanan sözler.

“İki ayyaş”, “Keşke Yunan galip gelseydi.”, “Megri megri.”, “Hüdapar”…

Geçtiğimiz cumartesi de sosyal medyada,

“Erdoğan yoluna devam etmelidir.

Türkiye, Türkiye olmaya devam etmelidir.” diyerek bir paylaşım yaptım.

Türkiye’nin en iyi hikaye yazarlarından hemşerimiz,

“Türkiye enflasyona devam etmelidir. Hukuk tanımazlık sürmelidir. Sebepsiz zenginleşme devam etmelidir. Vergi muafiyeti kayırmacası sürmelidir. Dar ve sabit gelirliler sürünmeye devam… Muhalefeti sindirme oyunlarına ara vermeyelim. Vb vb vb…” diye yorum yapmıştı.

Söylenenler önemli tabii ki.

Öncelikle şunları bilmemiz gerekir.

Milletimizin bir kesiminin Atatürk’e soğuk baktığını kabul edelim.

Bunun gibi belirli bir kesiminde de camiye karşı bir soğukluk içinde olduğunu bilelim.

Hani, fıkra bu ya! Aynanın bilinmediği zamanlarda, bir kadın kocasının yeleğinin cebinden düşen, ne olduğunu bilmediği (ayna) şeyi eline alıp bakınca camında kendisini görmüş ve eşinin kendisine ihanet ettiğini düşünerek muhtara eşini şikayete gitmiş ve muhtarın da ilk defa gördüğü bu ayna denilen eşyaya bakarak, şikayetçi kadına, “Ne kadını bacı! Bu, gavata benziyi.” dediğini çoğumuz duymuşuzdur.

Bu fıkrayı, on beş sene kadar önce, Yazıhan’ın bir köyünde yapılan bir şenlik gecesinde, sunucu, muhtarın yerine imamı koyarak anlatmıştı.

Adam diyor ki, Kurtuluş Savaşını Mustafa Kemal’in önderliğindeki biz Türkler değil de Yunanlar kazansaydı keşke!

Kendince, ‘Atatürk ve arkadaşlarının yaptığı ‘çağdaşlaşmayı-modernleşmeyi’, saltanatın, halifeliğin, alfabenin kaldırılması, şapka giyme mecburiyetini Yunan yapamazdı. Ona karşı savaşılırdı’ demek istiyor herhalde.)

Bu kişinin, bu sakat düşüncesinin yanında, çok da doğru tespitleri, değerlendirmeleri vardır.

Bu sözünden dolayı, dünyayı başına yıkmak mı lazım?

Bırak söylesin.

Çok fazla önemsemek doğru mu?

Bakın iki taraftan iki olaya değindim.

Toplumumuzun yapısına ayna tuttum.

Birbirimizi, sevip saymalıyız.

17 Mayıs 2017’de, 9 Eylül Üniversitesinden Prof. Dr. Kemal Arı ile İnönü Üniversitemizde Atatürk ve Gençlik konulu konferans vermiştik.

Orada, “Bir yerde, bir kişi Atatürk anıtına saldırdı diye, birisi Atatürk’le ilgili hakaret içerir söz söyledi diye bunları çok büyütmeyelim, çok abartmayalım. Büyük çoğunluklara, genele mal etmeyelim. Biraz da hoşgörülü olalım.” demiştim.

Hep söylerim, ülkemizde demokrasimizin maddi temelleri-ekonomik altyapısı henüz tam oluşmamış.

Bundan dolayı siyaset, genel, milli, evrensel değerlere, gayelere göre değil önemli ölçüde etnik, mezhepsel, yerel, eş-dost-yandaş üzerinden yapılıyor.

Daha kötüsü, belli edilmeyen, kafalarının arkasında saklanılan hedefler üzerinden yapılıyor. Daha da beteri ise, siyasetin dış istihbarat organlarıyla bağlantılı-iletişimli olarak yapılabilme olasılığı.

Geçmişte bir televizyon programında, yapımcının bana, “Başkanım, İyi Parti başarılı olur mu?” diye sorması üzerine, “Kamuoyunda, İyi Parti’nn arkasında ABD var. Başarılı olur algısı var. Oysa bu doğru değil. Çünkü Türkiye eski Türkiye değil. Televizyon, gazete yönetimlerinde, ekranlarda, üniversite kürsülerinde, konferans salonlarında ABD’yle çalışan profesörler, sanatçılar, yazarlar, siyasetçiler yok. Varsa da eskisi gibi değil. Bu partiyi pohpohlayamazlar, arkasına rüzgar katamazlar.” demiştim.

O namussuz dış odaklar ve de onlara kanan veya satılan iç alçaklar olmasa bizde de bir siyasi yumuşama, kaynaşma, ayrı-gayrı düşünmeme gelişecek, büyüyecek ama o odaklar, o alçaklar koymuyorlar ki.

“Özal muhafazakarları modernleştirdi” denirdi.

Ben yüzde yüz inanıyorum ki, Recep Tayyip Erdoğan da Kurtuluş Savaşının önderi, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü hakiki kimliğiyle, vatan evladı, kahraman kimliğiyle Milletin kalbine sokuyor.

O müdürlerin, belediye başkanlarının, kaymakamların, valilerin, bakanların, Cumhurbaşkanımızın arkasındaki, o Ak Parti Kongre Salonlarının duvarındaki, konuşma kürsüsünün arkasındaki kocaman, yakışıklı Mustafa Kemal Atatürk posterlerinin bir anlamı, bir amacı yok mu…

Ben sosyal medyada yazdım, Erdoğan yoluna devam etmelidir. Türkiye, Türkiye olmaya devam etmelidir dedim.

Pahalılık dendi, fakirlik dendi, yargı dendi, muhalefeti sindirme dendi…

Bunlar yalnız Türkiye’de değil, Avrupa ülkelerinde de olagelen durumlar.

Türkiye’miz çok şükür, Mahsuni’nin, “Yiğit muhtaç oldu kuru soğana/Bilmem söylesem mi söylemesem mi?” günlerini, Enver Gökçe’nin,

Dut kurusu süpürge tohumu yediğimiz

Ve bir godik arpa için Sivas kapılarından geri çevrildiğimiz

Günleri defledik

Meri kekliğim yeter çektiğim

Yol parası veremedim diye

Şu dağları bana açtırdılar, şu yolları bana

Hacizlere gitti suna gibi keçim ineğim

Meri kekliğim

Kore dağlarında tabakam kaldı

Mapus damlarımda özgürlüğüm

Hey meri kekliğim

Yeter çektiğim.” dediği,

Melek gibi, başbakanları, kalbi vatan aşkıyla dolu her görüşten gençlerimizi astığımız, zindanlarda çürüttüğümüz günleri defledik.

Hep birlikte daha güzellere gideceğiz inşallah.

Gelin, saydam, şeffaf olarak, kafamızın arkasına gizlenmiş bir planımız, bir hedefimiz olmayarak yeniden bakalım olana, bitene, siyasete, Türkiye’ye.

Hani çocukluğumuzda, “Eskimiş çoraplarınız atın!’ diye bir çorap reklamı vardı ya!

Onun gibi eskimiş fikirlerimizi, tekrarlamalarımızı atalım.

Fikrimizin, zihnimizin otomatik güncelleme düğmesini sürekli açık tutalım.

“İktidar, muhalefet mücadelesini”, çabayla, çalışmayla kazanmaya bakalım.

Lafla, sokakla, dış odakla değil.

***

Şuna da değinmeden geçmeyelim…

PKK/PYD, bunca zamandır ekonomik, sosyal, siyasal olarak ne kazandırmış Kürtlere?

Ne kazandırmış ölümden, özlemden, kandan, figandan, mağaralarda, hapislerde sürünmekten başka?

PKK, Kürt çocuklarını romantik sevdalarla ABD’nin kucağına atmamış mı?

ABD çıkarlarına kurban etmemiş mi?

PKK olmasaydı, Kürtler, Türkler her bakımdan bugünkü hallerinden daha iyi olmayacaklar mıydı?

İşte şimdi, Büyük Türkiye Cumhuriyeti Devleti yeni bir kapı açıyor.

Bu kapının kıymeti bilinmeli.

Kürt analar, babalar, halalar, amcalar, ablalar, kardaşlar onun bunun sözünü değil, kendi kalplerinin özünü, sözünü dinlemeliler, devletlerine, milletlerine güvenmeliler.