TÜRKİYE ÖNÜNÜ AÇIYOR

Ortaokula başladığım sıralar, futbolu tanımaya ve Feneri tutmaya başladım.

Abone Ol

Ortaokula başladığım sıralar, futbolu tanımaya ve Feneri tutmaya başladım.

Malatya’da, Niyazi Mahallesi, Niyazi Sokakta annemin babası Salepçi Mehmet Efendi dedemin iki katlı, çatılı, çatısına değin geniş, kapalı, tahta merdivenli, köşklü, önceden havuzlu, kocaman erik ve çekirdeksiz dut ağaçlı, taş döşenmiş avlulu, sokak ve arka bahçe tarafının duvarlı, üst katında Kemal dayımın oturduğu evin alt katında, kardeşim Sebahattin ve ara sıra gelen annem ve babamla kalarak Atatürk ortaokuluna gitmeye başladım.

Niyazi Mısri Camii yerinin büyük kısmının, içinde bizden önce envai çeşit meyve olduğu anlatılan,bizim zamanımıza ancak birkaç ceviz ve dişbudak ile müthiş yüklü fındık ağacı kalan, üç dönüme yakın büyüklükte bahçeli o evde ortaokul döneminiyaşadık.

Futbolla da orada yakınlaştık.

Dilek’te de futbol ve hatta futbol topu vardı ve top sahibi Veysel abi maç yapangençleri beşer onar kuruş toplayarak oynatırdı.

Biz küçüktük ve ancak oraya buraya giden, yani avuta, taca giden toplara elimizi, uygunsa ayağımızı vurmak için etrafta bekleşirdik.

Malatyaspor’un, doğrudan şimdiki birinci, o zaman adı ikinci lig olan profesyonel lige alındığı yıllar.

Futbolu o kadar çok seviyorduk ki, bir spor toto oynayıp da Malatyaspor’un yenilmesi halinde milyonlar kazanacak olsaydık bile bu yenilgiyi en kalbi duygularla asla istemezdik.

Malatyaspor’dan sonra da herkes takımının, ben Fenerbahçe’nin hastasıydım.

Biz “Fener dünyayı yener” derdik, diğer takım taraftarları da, sözgelimi, “… Beşiğe gelince fıs diye söner” karşılık verirler ve biz de altta kalmaz, hemen ardından, “Döner döner onu da yener” derdik.

Çok sonraki yıllarda da, dört büyüklerin yabancı, özellikle yaşlı Yugoslav futbolcularla takımlarını doldurmaları üzerine, bırak yabancı oyuncu, neredeyse bölge dışından futbolcu almayan ve de başarılı olan Trabzonspor’u tutmaya başladım.

Bu kararımı, tamamen akli ve kalbi gerek ve niyetlerle verdim.

CHP’den Ak Parti’ye geçerken de aynı.

Ak Partiye geçtikten sonra Baroya gittiğimde, bir Ak Partili meslektaşım, “Çok sevindim. Bu hareketiniz, Malatya’da siyasette yumuşamaya yardım edecektir.” dedi.

Bakın, arkadaşım nasıl da toplumsal ve ulusal menfaat gözetiyor.

Geçen gün, Dilek’te bir çayevinin önünde köylülerimle oturduk, çay içtik, uzun uzun gelmişten, geçmişten konuştuk.

Baktım, abimin arkadaşı, memur emeklisi Şakir abi göründü.

On metre ötede durmuş, gözlerini de büzmüş bize bakıyor, tanımaya çalışıyordu.

Beni görür görmez “Hah! İşte yakaladım!” gibi yaparak hızla yanımıza geldi.

Selam verdi, kalktım, tokalaştık oturdu.

Hal hatır ettik. Biraz gergin,

-Selahattin Bey, ne zamandır seninle konuşmak istiyordum.

Anladım ki kefliyormuş beni! Aslında beni çok, çok severdi. Çok geçmişte, bir lokantada, beni masalarına davet etmiş, gelen garsona, adımı soyadımı söyleyip, “Köyümüzün medarı iftiharıdır” demişti.

-Buyur Şakir abi dedim.

-CHP sana herşey verdi, sen ihanet ettin diyerek, sert bir tarzda doğrudan konuya girdi.

-Ömrümü veren benim. Neye ihanet ettim?

-CHP sayesinde Baro Başkanı oldun.

-Tamam da, seçildiysem kimliğime uygun, sözüme sadık görevimi yaptım. Şimdi içlerinden bana, “Efsane başkan” diyen var. Sonra her görüşten arkadaştan oy aldım. Diğer seçimde de, o zamanki il başkanı milletvekili seçiminde önünü açmak için bir grup CHP’liye doğrudan diğer aday arkadaşa oy verdirdi. Bunu herkes biliyor.Seçilen arkadaşım da sonra söyledi, “Abi seni CHP’liler seçtirmedi” dedi.

Şakir abi, ben emeklerimi vatana, millete hediye ediyorum. CHP’de de kendimi hiç düşünmeden çalıştım. Onun için içimden, “Ak Parti, CHP’deki hizmetimi kıdemime saymalı” derim.

Şakir abi söze giriyor,

-Pekiyi AK Partiye niye girdin, öyle dursaydın?

-Şakir abi şunu söyleyeyim: Birincisi ben köşesinde oturacak yapıda bir kişi değilim. İkincisi de açık net söyleyeyim ki, benim Ak Partiye geçmemin sebebi CHP’de bana yapılanlar asla değil, CHP’nin yolu ile Ak Partinin yolu, gidişatı. İdeolojik yani.

-İdeolojik mi? diyor.

-Evet deyip ekliyorum. Orada bulunanlar can kulağıyla dinliyorlar.

-Atatürk’ün, Cumhuriyetin ilkeleri nasıl uygulandı? Bizim benliğimize, kimliğimize, geçmişimize, kültürümüze uygun olarak mı? Şakir Abi,

-Nasıl uygulandı ya? diye soruyor.

-Ben size şimdi şunu sorayım: Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde, namaz kılan bir vali, bir müdür, bir öğretmen, bir mühendis, bir doktor, bir hakim, avukat var mıydı çevremizde?diyorum.

Yanımızdakilerin çoğu, Şakir Abi de dahil beş vakit namaz kılan kişilerdi.

Sözlerim üzerine hepsi başını önüne eğdi, bir türküdeki gibi, kaşını yere indirdi. Şakir abi,

-Haklısın… dedi.

Devam ettim.

– Kendisi Atatürk’e yandaş olacağına, Atatürk’ü kendisine yandaş yapan bir anlayış Devlete hakim olup, akılcılık, çağdaşlık, müspet bilim, gibi kavramları kendisine paravan yaparak, ibadeti gizlidir sözüne gizlenerek laikliği işine geldiği şekilde uyguladı. Bitlis’te bir tarihi caminin taş duvarında, “Atatürk bu camide namaz kıldı 13 Kasım 1916”yazısını gördüm. Sosyal medyada paylaştım. Bu bilgi neden Türk çocuğundan esirgendi, neden bir hayat bilgisi kitabında, Türkçe kitabında, bir özgeçmişte yer almadı? Yoksa laikliğe aykırı olduğu için mi! diyorum, daha çok hususları dile getiriyorum.

Beni “eline geçirdiğine” sevinen, adeta kefliyen Şakir abi ve diğer köylülerim ayağa kalktığımda sevgi dolu gözlerle ayağa kalkıyorlar, “Seni ne kadar sevdiğimizi biliyorsun Selahattin Bey, biz her gün bir buçuk gibi buradayız. Bekliyoruz, ne olur gel, konuşalım” diyorlar.