Tiyatro, diğer sanatlar gibi insanın ruhsal arayışı ile dinsel inançların temsili olarak doğmuştur.
En ufağından en büyük insan topluluğuna kadar dinsel inanışı olan toplumlar inandıkları makama kendilerini ve olayları anlatmak amacı ile çeşitli aktiviteler düzenlemiş ve yetenekli olanlar ön plana çıkıp ustalaşmış, şamanlaşmışlardır.
İlk çağ insanlarının mağaralara yaptığı resimlerde insan topluluğu önü sıra yaptıkları tiyatronun ilkel örnekleri resmedilerek, temsil sanatının ilk örnekleri verilmiştir.
Tarih boyunca insan konuşma dilinin dışında diğer duyu organlarını da işleme katarak, konuşma dillerini daha etkili ve amaca galip etmişlerdir.
Kimi zaman düz sözle söyleyemediklerini nakarat ve şiirvari dille anlatan âşıklar hitabına ve tüm halka daha güzel ve kalıcı seslenmişlerdir ya da bir ressam binlerce kelimeyle anlatamayacağı kadar düşünceyi bir tualle daha iyi anlatabilmiştir.
Sanatçılar sadece konuşma dilleri ile konuşmazlar yapıtları ile ölseler bile konuşmaya devam ederler. Bir yazar yazdığı kitaplarla öldükten sonra dahi insana ve insanlığa yön verebilir, bu sanatın ve sanatçının gücünü geçerliliğini gösterir.
Tiyatroda bu sanatlara benzer görsellik ve işitsellik önemlidir. Tiyatro izleyicisi başka başka insanların hayatları arasında yolculuk yapar, tabi bakış açılarını ve kendi öz eleştirisini yaparak.
Bizler sanat yapabiliriz. Fakat sanatı her batan güneşte doğurmak ve her doğan güneşte yeşertmek sanatçı doğanların işidir.
Gerçek sanatçılar dünyaya gönderilmiş ipek kozaları gibidir. İnsanlığı baştan değiştirecek güçle doğarlar, tabi insanlık buna hazırsa.
Tüm gücü ile merhametli olan insanlar bütün varlığı ile iyiliği taşıyanlar ve usanmadan güzelliği alkışlayan insanlar sanatçıların ilmik ilmik işlediği ipek kozalarında kelebek olan tırtıllar gibi insanlığın kötü yanlarını kozalara taşıyan sanatçıların elleri ile olacaktır…