Tayyare hızında yaşamak

Abone Ol

Biri anlatıyor: “Eskiden çeşmelerimiz vardı. Buz gibi suyu vardı. Millet sıraya girerdi. Ramazanlıkta iftara iki saat kala en az yüz kişi sırada beklerdi. Eski çok güzeldi, çok!”


Diğeri başlıyor: “Eskiden televizyon yoktu. Televizyondaki programların yerine bizler program yapardık. Her gece belirli bir yerde toplanırdık. Ve mutlaka bir etkinliğimiz vardı. O zamanın büyükleri bize eğlenceli olaylar anlatırdı. Ah eski zaman ah!”


Karşıdaki atlıyor olaya: “Eskiden daha çok gülüyorduk. Yaşanmış hikâyeleri ustaca anlatan ağabeylerimiz, amcalarımız vardı. Şuanda tanıdığın mizahi kişiliklerin hiç birisi o ağabeylerimizin eline su bile dökemezlerdi. Ne günlerdi be!”


Soruyorum: Peki, sizin o anlattığınız eski insanlar, kendilerinden daha eski olayları mı anlatıyorlardı?


Biri: “Tabii… Onlar da genelde kendi büyüklerinin olaylarını anlatırlardı.”


Tekrar soruyorum: Sizin çocuklarınız sizleri anlatıyor mu?


Diğeri: “Nerdee! Çocukları gören kim? Benim dört çocuğum var. Üçü evli biri bizimle yaşıyor. Evlileri üç ayda bir görüyoruz. Bizleri anlattıklarını hiç sanmam. Hayat mücadelesi, koşuşturup duruyorlar. Evdekini de bilgisayar başından kaldıramıyoruz.”


Karşıdaki: “Evladım, hayat hızlanmış. İnsanlar tayyare hızında yaşıyor. Bu hızla yaşarken, anılar, çocukluklar, hanlar, duraklar yok oluyor.”


Soruyorum: Siz bu hıza yetişebiliyor musunuz? Ya da ne zaman bıraktınız yarışı?


Diğeri: “Biz yıllar önce bıraktık yarışı… Dünya hızlanmış, ülke hızlanmış… Evladım şehrimiz hızlanmış. Onları bırakalı çok oldu.”


Biri: “Biz kabullendik bu durumu…”


Tekrar soruyorum: Yetişmek ister miydiniz?


Karşıdaki: “Asla istemezdik. Hayat bizim için zaten çok kısaydı. Niye hızımızı artıralım ki?”


Biz mi eskiyiz yoksa bu kurguladığım ya da gözlemlediğim insanlar mı eski?