SOMALİ (MAZLUMLARIN GÖZÜYLE ERDOĞAN)

Abone Ol

Sabah bir gün karanlığa yenik düşerse işte o vakit insanlık ardına bakıp gölgesini arayacaktır.

Sabahı bekleyen hastalar gibi sabahın ilk ışıklarına kadar yarı uyanık uyuklar vaziyette iki evladı başında bekleyen ANİSSA oğlu Hanad’ı kucağına alıp yarı açık geçici yol çadırından dışarı çıkardı.

Küçük Hanad daha yedi yaşındaydı ve aylardır yürüyemiyordu halbuki 11 aylıkken yürümüş, altı yaşına kadar köyün en hızlı koşan haylaz çocuğu olmuştu. Ablası Muna ondan dört yaş büyük olmasına rağmen Hanad’ı koşuda bir türlü yakalayamamıştı. Şimdiyse adım bile atamayan Hanad annesinin kucağında bir deri bir kemik kalmıştı.

Açlık ve susuzluk köylerini yakıp geçmişti, aylardır beklenen yağmurlar yağmıyordu, derin olmayan su kuyuları kuma dönüşmüştü. Tek çare yarı çöl toprakları aşıp Mogadişu’daki sığınma kampına sığınmak kalmıştı. Bu da yarı aç, tam takır susuz, bir deri, bir kemik çocuklar için ölüm yolculuğu demekti.

Yol boyu açlık ve susuzluğun yanında bir de terör guruplarının, haydutların arasında geçmek kolay iş değildi.

Hamza ve eşi Anissa, çocukları Hanad ve Muna ile yola koyulduklarında tüm aile açlık ve susuzluktan zor adım atıyorlardı. Hamza 11 yaşındaki kızı Muna’yı bir süre sırtında taşıdı.

Muna doğuştan sessiz bir bebekti. Büyürken de çok acıkmadıkça ağlamaz, susayıp dudakları çatlayana kadar susuzluğunu kimsecikler bilemezdi.

Kıtlığın hüküm sürdüğü köylerinden ayrıldıktan iki gün sonra patika yol olan yol üstünde akşama doğru büyük bir baobad ağacının dibine köyden getirdikleri eski bezlerle geçici bir barınak yapıp sabahı beklemeye başlamışlardı.

O gün sabahtan akşama yemek yememiş, son testi sularını da yolda bitirmişlerdi. Gecenin ilerleyen saatlerinde baba kucağında uyuyan Muna çatlamış dudaklarıyla babasına seslendi:

“-Baba çok susadım, ciğerim yanıyor, yemek yoksa da su bul..”

Muna’nın ağıdına küçük Hadad da uyanmış ve babasına bakıyordu.

Susuzluktan kendi ciğeri de yanan baba Hamza eşiyle göz göze gelip boş su kabını usulca aldı. Son kez bakarmış gibi ailesine gözü buğulanmış bir şekilde baktı ve çadırdan çıktı.

ANNE Anissa kocasının gidişiyle daha bir çaresiz ve bitkin bir şekilde açlık ve susuzluktan inleyen evlatlarıyla çadırda bi başına kalmıştı.

Şimdi ise oğlu kucağında çölün ortasında bir nebze rüzgarın evladına serinlik taşıması için bi o yana bir bu yana takatsizliğine rağmen çadırın etrafında dolanıyordu birden oğlunun hızlı nefes alışını hissetmedi. Önce evladına iyice sarıldı, boğarım diye korkup kollarında kendinden uzaklaştırdı. Yavrucağın başı bir kuş gibi önüne doğru düştü. Yeniden evladına sımsıkı sarılan Anissa haykırarak çadıra geri döndü annesinin hıçkırığına uyanan abla Muna annesinin küçük kardeşini ağlayarak çadırın içine yatırdığını izledi. Takatsizliği ve tüm bedeni ile yaşadığı susuzluk sebebiyle ölmüş olduğunu bildiği kardeşine sarılarak gözlerini kapadı anne Anissa.

Biri ölü biri susuzluktan ölmek üzere olan ve birbirine sarılan evlatları üzerinde ağıt yakmaya başlamıştı bile.

Somali’de anneler hem ölen hem de ölmek üzere olan evlatları için ağıt yakarken tüm dünya orda yaşanan kıtlığa duyarsız kalmıştı. Bir tek Türkiye her koşulda Somali’ye tüm gücüyle yardımda bulunmuştur.

Sıcak havanın etkisini gösterip sıcaktan bunaldığımız şu günlerde Somali’de yaşanan kuraklığı ve susuz köylerin halini biraz daha anladık.

Yazdığım ilk kitap olan MAZLUMLARIN GÖZÜYLE ERDOĞAN kitabında Türkiye’nin dünya mazlumlarına nasıl ulaştığını anlatmaya çalıştım ve tüm gelirini de Somali’de su kuyusu açmak için kullanacağız.

İçindeki hikayelerin her okuyanı çok derinden etkileyeceğinden eminim. Kitap fiyatı 12 lira ve tamamı Afrika’da susuzluk çekenlere, özellikle de çocuklara can suyu olacak.

İnşallah tüm Malatya’nın desteğini bekliyoruz.

ALLAH hepimizin yardımcısı olsun.

NOT: 2011 yılında sadece Somali’de kıtlıktan dolayı 250 binden fazla insan yaşamını yitirmiştir. Bunların çoğu da kamp yolundaki çocuklardı…