Kıymetli kardeşlerim, sevgili canlarım…nasılsınız iyi misiniz?
Muhabbetle selamlıyorum sizi.
Kazancınız az da olsa, çok da olsa evinizden sevgi, saygı, anlayış, yetingenlik, kanaatkarlık, huzur eksik olmasın.
Kebap değil de biber kızartması yeseniz ekmekle, ağzınızın tadı hep güzel olsun.
Ben Karadeniz’de, Rize İmam Hatip Lisesinde yedi sene sosyal bilgiler öğretmenliği yaptım.
“Rize’de geçiriyorum günlerimi
Bir yanım yeşil
Bir yanım mavi
Rize’de uğurluyorum gençliğimi
Her yanım ıslak
Gözlerim kupkuru” diye dizeler de yazdım orada.
O zamanlar hamsiye bakınca, Malatya’da öğlen vakti domatesle ekmek yiyen inşaat işçileri, seyyar satıcılar, çıraklar, kalfalar gelirdi aklıma.
Fırına tele takılmış biber gönderen, sıcak ekmekle o biberleri iştahla yiyen esnaflar gelirdi.
Acıkınca ne de güzel yenirdi sıcak çarşı ekmeğiyle…
Mesela, bizim Malatya’da ne kadar biber kızartması yeniyorsa, Rize’de de ondançok hamsi kızartması yenir!
Öğrencilerime sorardım kaç günde bir hamsi yiyorsunuz diye.
Hergün yiyenler daha çoktu sanki .
Sabah yiyip gelenler de vardı.
Tabii çeşit çeşit pişirmesi var hamsinin.
“Pilavın, böreğin, çorban pek hoştur
Seni görmeyeli millet serhoştur!” diye yazılmış dizeler de var.
Hamsi çıktı mı, diğer balıklar karaya vurur sanki Rize’de.
Palamutmuş, lüfermiş, istavritmiş kimse yüzüne bakmaz.
Kar suyu denize karışmadan hamsiyi yemeyeceksin derler.
Çocukluğumdan bilirim…
Malatya’da, yazın öğlen saatlerinde evlerden biber kızartması kokusu taşardı sokaklara, Rize sokaklarına yayılan hamsi kokusu gibi…
Ben şimdi nasıl anmam çocukluğumun mis gibi biber kızartması kokan Malatya sokaklarını, Binbaşıoğlu, Niyazi, Yatı Mektep sokaklarını…
Şimdi diyeceksiniz ki, hamsiyle biber kızartması bir olur mu?
Evet doğru.
Yemesi bir olsa da beslemesi bir olmaz tabii.
Ben de zaten bunun için düşünürdüm hemşerilerimin hamsiye karşılık biber kızartması yemelerini, domates ekmek yemelerini.
Bağımsızlık, eşitlik, adalet, kalkınma ateşiyle yanıyorum.
12 Eylül olmuş…
Ortalık buza kesmiş.
Pu desen donuyor.
“Kapatıyorum radyoyu
Kötü haberler yinelenmesin
Uyumak istiyorum
Kimse gürültü etmesin!” diye şiirler yazdığım zamanlar.
Giresun’da polis olan abim gelmiş okula, beni görmeye.
Dersten çıkmamı beklerken, okulun gözü, kulağı açık hademesi Osman Efendiyle yan yana gelir. “Ben polisim. Selahattin Sarıoğlu’nu soracağım sana. Müdür bey sana sormamı istedi.Nasıldır?” diye sormuş.
Osman Efendi, polis kimliğini görmek isteyip gördükten sonra, “Selahattin Beyin bir tek kusuru var, o da namaz kılmaması!” demiş…
Rizeliler çok dürüsttür. Çok açık sözlüdür. Nettir.
Rizeliler çalışkandır.
Erinme, üşenme, adam sende diye bizde çok olan bu huyların hiç biri onların yanına yaklaşamamıştır.
Çalışmaktan vakar etmezler, utanmazlar.
Bir müteahhit tanıdığım vardı. Mersedes arabasıyla geldi. Üstünü değişti. Sırtıyla, basamak yerine tahta çakılmış merdivenden, üst katlara biriket taşımaya başladı.
Gözlerimle gördüm.
Aracın gitmediği yamaçlara, tepelere evler yaparlar.
Akşam kamyonun indirdiği kumu, çakılı kadın, erkek bir olup torbalara kor, sabaha kadar, sırtlarıyla dereyi de geçip tepeye taşırlar.
Şu şiirimi o duygularla yazdım…
“Kız senin ayak bileklerin
Öyle ne de çok kalın
Kaç ton çay çektin
O gözler de ne güzel
Ne çok yeşile baktın
O ne baştan başa yabansılık
Hiç mi kitap görmedin
Kız sen Rize’nin hepsisin
Türkiye’nin yarısı.”
Sözgelimi, şu ağacın yapraklarını sayabilir misin desen Malatya’da birine, sana güler. Rizeli hayır demez. Erinmez dal dal sayar bitirir.
Çalışkanlık budur işte!
Dilek’te bir gün derdiğim ayvaları, çuvala koyup sırtımla eve taşırken nişan yüzüğümü düşürmüş olduğunu fark ettim.
“Ben bu yüzüğü bulacağım!” deyip, aramaya başladım. Geldiğim yola şöyle bir bakarak ayvaların dibine gittim.
Ayvaların dibini sonbaharın döktüğü yapraklar, kurumaya yüz tutmuş otlar doldurmuştu.
Bölüm bölüm ayırarak, pirincin taşını ayıklar gibi sabırla aramaya başladım.
Bir süre sonra yüzük ortaya çıktı!
Erinmeyeceksin, üşenmeyeceksin, “olmaz” demeyeceksin, vakit geçirmeden işe koyulacaksın.
Ben hukuk fakültesini kazandığımda, arkadaşlar,“Ooo, beş altı sene biter mi?” demişlerdi.
Ben de onlara, “hukuka gitsem de, gitmesem de beş altı sene geçecek nasıl olsa” demiştim.
Felsefe öğretmeni bir arkadaş, “Yurtta sabahlayan öğrenciler tıp ve hukuk öğrencileriydi.” deyip, bir apartmanı göstererek,“Sen o okulu bitir, ben kendimi bu binadan aşağı atacağım.” demişti…
Peşin hükümlü değil, geniş görüşlü olmak, umut kırıcı değil, teşvik edici olmak gerekmez mi!
Öğretmenliğe atanma kuralarımız çekilecekti.
Ankara’ya geldik. Benimle birlikte kardeşim de atanacaktı.
“Neresi olursa olsun, her yer vatan parçası.” Diyor, yer seçmiyordum.
Öğlen arası oldu. Yemeğe gittik. Biraz gecikmiştik. Geldiğimizde kardeşimin kurasının çekildiği, tayinin Ordu’ya çıktığını öğrendik.
Ordu’yu duyunca ve abim de Giresun’da olunca, ben de o çizgide bir yer olsa iyi olur, beraber gider geliriz demeye başladım.
Adım okundu, sahneye koştum.
Bir hanım öğretmen adayı, “Ay sen vallahi Rize’yi çekeceksin” dedi bana.
Çektim, Rize çıktı.
“Rize’de yağmur yağar
Her şey büyür Anam
Sevgi, hasret ve isyan
İçimdeki her şey şimdi anadan üryan.
İşte gene yağıyor onu tam göremiyorum
Pencerem buğulu
Penceremde damlacıklar yol yapmış
Penceremin önünde bir kumru var
Yağmurdan kaçmış…”