Özgür eşekler!

Abone Ol

2009’da Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’mize gitmiş, Girne, Magosa ve Lefkoşa’yı gezmiştik.

Namık Kemal’in kaldığı zindan, Girne Kalesi, Lala Mustafa Paşa Camii, Barış ve Özgürlük Müzesi en çok odaklanılan yerler olmuştu.

Rauf Denktaş ile görüşebilmek aklıma geldi. Arkadaşlar ilgiyle karşıladılar.

Ofisinin yakınına gittik.

Arkadaşlar otobüste bekledi, ben o tarihte Cumhurbaşkanlığı dönemi bitmiş olan kurucu Cumhurbaşkanının ofisine gittim.

Bahçeli, tek katlı evlerden oluşan bir yeşil sokaktaydı ofis.

Sekreteri mi, özel kalem müdürü mü diyeyim, bir hanımefendiyle görüştüm.

-Malatya Barosu avukatlarıyız. Ben başkanım. Cumhurbaşkanımızla, beş on dakika da olsa görüşmek istiyoruz dedim.

-Şu anda önemli bir toplantıda dedi.

-Rica ediyorum, gidip durumu bir bildirir misiniz dedim.

Sekreter kabul etti. İçeriye girdi, geldi, “Görüşelim. Gelsinler!” dediğini söyledi.

Arkadaşları çağırdım.

Rahmetli Cumhurbaşkanı ile tokalaştık, görüştük, saygılarımızı ilettik, ‘KKTC’nin yanındayız!’ dedik, fotoğraf çektirdik.

İçimizde duygulanıp, gözleri yaşaran arkadaşlarımız oldu.

Biri, dört ay kadar önce yitirdiğimiz eski Başkanımız rahmetli Yaşar Eren’di.

2004’te de Denktaş Malatya’ya gelmişti.

Fransa’nın, Türkiye’ye karşı ileri geri konuşmaları, tehditkar tutumu nedeniyle, “Fransa Şaşırma Sabrımızı Taşırma“ başlıklı miting için gelmişti.

Soykan Parkı önünde kalabalık bir topluluğa hitap etmiş, ‘ABD Kıbrıs’ta azınlık statüsünde olmamızı istiyor, bunu her yerde haykırmalıyız” demişti.

Bu mitingi de beş yıl önce aramızdan ayrılan rahmetli Baro Başkanımız Niyazi Ergin Gökçe’yle takip etmiştik.

Sayın Denktaş’la tarihi görüşmemiz bitmiş, bizi gezdiren, oraya buraya götüren otobüsümüze binmiş, yola revan olmuştuk.

Bilindiği gibi Kıbrıs’ta trafik, İngiliz etkisiyle, soldan değil sağdan işliyor.

Araçların direksiyonları sağda, yolcu kapıları solda.

Ada ülkeleri, dış bağlantıları ve temasları az olduğundan içe kapanıktırlar, tutucudurlar.  Yenilenmeleri, evrensel tutumlara uyum göstermeleri zordur.

Bu ada ülkesi hele İngilizlerinse…

Bizde, Beşiktaş’ın bir İngiliz hocası vardı hani, Gordon Milne.

On yıl Türkiye’de hocalık yaptı, bir tek kelime Türkçe öğrenmedi.

Bu da, hem tutuculuktan, hem kibirdendi...

Otobüsümüze döneyim.

Girne’de, şehir içinde giderken trafik polislerince durdurulduk.

Bazılarımız aşağı indik.

Bir kural ihlali yapmış aracımız.

Aracımız da, Türkiye’den gelme.

Direksiyonu vd. Türkiye’deki gibi.

Trafiğe çıkması nasılsa serbest.

Hız sınırını aşmıştı da ondan mı, yoksa kırmızı ışık ihlalinden mi aklımda değil.

Gezide, bizimle olan bir emekli hakim ağabeyimiz vardı. O da aşağı inmiş Türkiye’deki gibi polislere,

-Ceza yazamazsınız. Ben hakimim! Ben hakimim! diye bağırıyordu. Polislerden biri,

-Hakim bey, sizlerin güvenliği için ceza yazıyoruz dedi.

Hakim bey, gezi boyunca, kırda, şehirde, gecede-gündüzde, ceketini, kravatını çıkarmadı.

Ceza yazıldıi. Otobüse bindik.

Türk Milleti olarak huyumuz bu; haklı haksız demeden ceza çekene acırız.

Hakim beyin sürücüyü cezadan kurtarmaya çalışması gibi, otobüsün içinde de sürücüyü zarardan kurtarmak için hemen hamle yapıp, ceza bedeli tutarında parayı toparlayıp cebine koyduk.

7 Ağustos 82’de Esenboğa Hava Alanında üçü polis sekiz kişinin ölümüne, 72 kişinin yaralanmasına sebep olan Ermeni Asala Terör Örgütü militanı Leon Ekmekçiyan’ın, altı ay sonra asılarak idam edilmesine de milletimiz acımış, ağlamıştı…

Boşuna, “Kanı kanla değil, suyla yuarlar” dememiş bu büyük millet…

Gezimiz sırasında, bir şifalı su varmış, oraya gittik. Suyunu saçına sürersen saçın dökülmezmiş.

İnansa da inanmasa da herkes, buraya kadar gelmişken bir miktar su alıp saçına sürmekten geri durmadı.

Başörtülü kadınlarımız ıslattıkları ellerini zorlukla saçlarına sürmeye çalıştılar.

Bir de içinde su akan ince, derince bir harık vardı. Onun üstünden geçersen ne dileğin varsa kabul olunur denildi.

Bizim hakim bey harığı atladı, eşi atılıyor ama atlayamıyordu. Böyle görünce,

-Eşlerden birisi geçerse diğeri de geçmiş sayılıyor dedim. Yengemiz çok sevindi, atlamayı bıraktı.

Kıbrıs’a gidişimiz Cumhuriyet Bayramı tatiline planlanmıştı.

Başsavcımızın eşi hakim hanım, da bizimleydi.

Hakim hanım, eşiyle yaptığı bir telefon konuşmasında, eşinin bana, “Selam söylediğini”, bir de, “Biz burada törenlerdeyiz, başkan bey orada geziyor” diye takıldığını söylemişti.

Bu geziden sonra yaptığımız Avukatlar Günü Balosunda, düzenleyici arkadaşlar, Kıbrıs gezimize de yer vermiş, fotoğraflar slaytlar halinde gösterilmişti.

Bir şehirden bir şehre giderken ormanlık bölgelerden de geçiyorduk.

Bu ormanlarda üçerli beşerli dolaşan, gürbüz, sağlıklı, genç-yaşlı, siyah-beyaz başıboş eşekler-merkepler desem daha mı yumuşak olur acaba- görüyorduk.

Ormanda özgürce yaşadıklarından, Özgür Eşekler adı verilmiş bunlara.

KKTC’nin bir özelliği de kumarhaneleriyle ünlü olması hani.

Kaldığımız otelin yanında da bir büyük, lüks kumarhane vardı.

Gece geç vakitlerde lüks araçlarıyla kumarbaz müşteriler düzenli olarak gelir, geceyi burada geçirirlermiş.

Yaşlı, zengin, kumarbaz hanımların da geldiği görülüyordu.

İçeriye girmek serbest, oturmak, yemek-içmek ücretsizdi.

Arkadaşlardan iç durumu görmek için girenler oldu.

Bana da, “gel” diye ısrar ettiler ama gitmedim.

İçimden dedim ki, “Burası kumarhane. Olur ya, içeride bir kavga döğüş olup da basına yansırsa, ‘Malatya Barosu Başkanı da kumarhanedeydi’ şeklinde ayrı bir haber olacaktı.

Bu olasılığa karşı merakıma yenilmeyip gitmedim.

Kimliğimi, mesleğimi geçsem de, temsil ettiğim Baromu geçemezdim.

Geçtiğimiz günlerde medyada gündem olmuştu.

Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan, KKTC’de bir kumarhanede çekilen fotoğrafı paylaşılmıştı.

Başkanın bu hali, elbette ki yadırganmış, kınanmıştı.

Az bir şey de Kıbrıs’ın tarihine değeyim.

Evet, Kıbrıs, 1571’de Türk egemenliğine girdi.

Osmanlılar ada halkına hiçbir devirde yaşamadıkları haklar verdi.

Bütün imparatorlukta yaptığı gibi Kıbrıs’ta yaşayan üç Kitabın mensubu halka yönetime katılma hakkı tanıdı.

Rumlara ayrıca ana dilde eğitim hakkı da verdi.

Rumca, Rumlar arası resmi yazışmalarda resmi dil oldu.

Rehberimiz, otobüsün içinde Kıbrıs’ın tarihini anlatıyordu.

Konuşmasının bir yerinde, “Osmanlılar Kıbrıs Rumlarına ana dilde eğitim hakkı verdi, aramız bozuldu!” dedi.

Bu sözler bir kuram, bir teori değildi.

Bir hayat gerçeğiydi.

Bir yaşanmışlıktı.

Bir tarih öğretisiydi.

Unutmayalım ki, devir imparatorluklar devri değil, milli devletler devri.

Üzerinde güneşin batmadığı İngiliz İmparatorluğu yok.

22 milyon kilometrekarelik alana hükmeden Osmanlı İmparatorluğu yok.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti var.