Ortadoğu’da kırılma noktası: İran-İsrail savaşında hedef Türkiye mi?

Abone Ol

GÖZLER ORTADOĞU’DA AMA ASIL HESAP TÜRKİYE ÜZERİNDEN Mİ YAPILIYOR?

Ortadoğu yeniden savaşın eşiğinde. İsrail ile İran arasındaki gerilim artık diplomatik restleşmelerin ötesine geçmiş, askeri hesapların sahaya indiği bir çatışmaya dönüşmüştür. Gecenin bir yarısı dünya medyasına düşen “İsrail, İran’ı vurdu” haberi, ardından İran’ın karşılık vermesiyle birlikte, iki gündür süren karşılıklı saldırılarla kriz resmen sıcak çatışmaya dönüşmüştür. Artık “vurur mu?” değil, “ne zaman daha büyük bir hamle yapar?” sorusu gündemdedir. Ancak bu çatışma sadece Tel Aviv ve Tahran arasında kalmayacak kadar büyük bir hesaplaşmadır. Perde arkasında başka aktörler, başka planlar ve daha büyük bir hedef var: Türkiye.

Amerika’nın bölgeden çekilme ve Asya-Pasifik’e yoğunlaşma stratejisi artık sır değil. Ancak bu geri çekilme; bölgedeki boşluğu kim dolduracak, sorusunu da beraberinde getiriyor. İsrail’in “güvenliği” bahanesiyle İran’ı hedef alması; İran’ın ise vekil güçleriyle karşılık vermesi, görünürde iki düşman devletin hesaplaşması gibi yansıtılsa da arka planda daha stratejik bir hedef söz konusu olabilir. Bu hedef, bölgenin en dinamik, en bağımsız ve en güçlü Müslüman ülkesi olan Türkiye’nin bölgesel yükselişi olabilir mi?

İRAN-İSRAİL KARŞILIKLI SALDIRIYORSA NE OLUR?

Artık varsayımlar değil, yaşanan bir çatışma var. İran da İsrail de açıkça karşılıklı saldırılara başladı. Füze ve İHA’ların karşılıklı hedeflere yönlendirildiği bu süreç, bölgesel bir savaşa evrilme potansiyelini taşıyor. Husiler, Hizbullah, Haşdi Şabi gibi İran destekli vekil unsurların devreye girmesi, çatışmayı Lübnan’dan Yemen’e, Irak’tan Suriye’ye kadar genişletecektir. İsrail’in her saldırısı karşılık buldukça, kriz büyür. Ancak bu çatışmanın gölgesi, sadece bombaların düştüğü yerlere değil, aynı zamanda enerji yollarına, ticaret koridorlarına, diplomatik dengelere de sirayet eder. Bu da doğrudan Türkiye’nin dış politikasını, güvenliğini ve ekonomik istikrarını etkiler.

ABD VE BATI NEDEN BU SÜRECİ TETİKLİYOR?

Batı için İran’ın nükleer programı bir “tehdit” değil; aslında bir “bahane”dir. Tıpkı Irak’ta “kitle imha silahları” bahanesiyle Saddam’ı devirip bölgeyi karıştırmaları gibi… Bugün de İsrail eliyle İran’ı provoke ederek bu çatışmayı büyütmek istiyorlar. Çatışma büyüdükçe hem İsrail daha fazla “meşruiyet” kazanıyor hem de Batı, bölgede daha uzun süreli varlık gerekçesi elde ediyor. Peki bu tabloda Türkiye nerede?

TÜRKİYE’Yİ OYUNUN DIŞINA İTME PLANI MI?

Son yıllarda Mavi Vatan’dan, Karabağ’a, Libya’dan Katar’a kadar pek çok stratejik hamle yapan Türkiye, Ortadoğu’daki boşluğu doldurmaya aday tek İslam ülkesidir. Ancak Türkiye’nin bu yükselişi, hem Batı’yı hem İsrail’i rahatsız etmektedir. Çünkü bölge yeniden dizayn edilirken “söz söyleyen değil, söylenen sözü uygulayan” bir Türkiye istiyorlar. Oysa Erdoğan liderliğindeki Türkiye, bağımsız bir dış politika yürütüyor. Dolayısıyla İran-İsrail çatışması bahane edilerek bölgedeki istikrarsızlık artırılır, Türkiye’ye yönelik terör tehditleri yaygınlaştırılır ve ekonomi yoluyla baskı uygulanırsa, hedefin dolaylı olarak Ankara olduğu daha net görülür.

İRAN VE İSRAİL ANLAŞMALI MI? BÜYÜK OYUNUN KURBANI TÜRKİYE Mİ OLACAK?

Tarihte bazı savaşlar, görünenden daha farklı amaçlar için çıkarılır. İsrail ile İran arasındaki düşmanlık, belki de kontrollü bir çatışma ile Türkiye’nin arabulucu ve liderlik rolünü boğma planıdır. Çünkü çatışma büyürse, Türkiye’den dengeleyici bir güç olarak pozisyon alması istenecek; taraflardan biriyle saf tutması için zorlanacak. Bu da Türkiye’nin hem iç siyasetinde hem de ekonomisinde büyük krizler doğurabilir. Eğer bu çatışma planlı bir süreçse, senaristlerin hedefinde sadece İran değil, Türkiye’nin diplomatik ve ekonomik gücü de vardır.

İran ve İsrail’in geçmişte de bazı örtülü temasları olduğu biliniyor. Şimdi yaşanan karşılıklı saldırılar, kontrol dışı bir savaşa dönüşmediği sürece “planlı kriz” ihtimalini güçlendiriyor. Türkiye ise bu çatışmanın ne tarafında ne de hedefinde olmalıdır. Ancak gelişmeleri izleyen değil, yönlendiren bir akılla hareket etmelidir. Çünkü Ortadoğu’da masa kurmak isteyenler, masaya oturacak güçlü ülkeleri de sindirmek ister.

UYANIŞ STRATEJİK AKILLA MÜMKÜNDÜR

Ortadoğu, yalnızca toprakların değil, stratejilerin de kavga alanıdır. Bu coğrafyada ayakta kalmanın tek yolu, uzun vadeli düşünmek ve günübirlik reflekslerle değil, stratejik bir zihinle hareket etmektir. İran ve İsrail arasındaki son çatışmalar bize gösteriyor ki artık mesele kimin daha güçlü silahı olduğu değil, kimin oyunu daha doğru okuduğu, zamanı daha doğru yönettiğidir. Türkiye gibi jeopolitik açıdan merkezi bir ülke için bu çatışmalar sadece uzaktan izlenecek haberler değil; bizzat içinde hesapların yapıldığı, hedeflerin belirlendiği bir satranç tahtasıdır. Bu nedenle Türkiye’nin bu süreçteki refleksi, salt diplomasiyle değil, çok boyutlu stratejik akılla biçimlenmelidir.

Bugün Türkiye, sınırlarının hemen ötesinde şekillenen askeri krizler, enerji yollarını kesintiye uğratabilecek çatışmalar ve uluslararası blokların yeniden dizilmesi gibi tehditlerle karşı karşıyadır. Her yeni saldırı, Türkiye’nin diplomatik itibarına, enerji güvenliğine, ekonomik istikrarına ve bölgesel etkinliğine doğrudan zarar verme potansiyeline sahiptir. İsrail-İran çatışması üzerinden şekillenen bu yeni dönem, Türkiye’nin yalnızca arabulucu rolüyle değil, oyun kurucu aktör olma kapasitesiyle de sınandığı bir dönemdir. Bu sınavı geçmek için iç siyasette birlik, dış siyasette dirayet, savunmada caydırıcılık ve ekonomide kararlılık gerekir.

Stratejik akıl, olaylara sadece tepki vermekle değil; olaylar henüz şekillenmeden öngörüyle pozisyon almakla mümkündür. Bugün İran ile İsrail arasında karşılıklı saldırılar yaşanırken, Türkiye’nin hava savunma kapasitesinden ekonomik krizlere karşı tampon mekanizmalarına, diplomatik ilişkiler ağından istihbarat paylaşımına kadar çok yönlü bir refleks geliştirmesi şarttır. Türkiye, sadece bir güvenlik şemsiyesi değil; aynı zamanda bölgesel barışın da mihenk taşı olmak zorundadır. Bu rol, ancak aklın, ferasetin ve istikrarın bir araya geldiği devlet aklıyla mümkündür.

Unutulmamalıdır ki bu çatışmaların her biri Türkiye’yi bir tercihe zorlamak, taraflardan biri haline getirmek için kurgulanmış olabilir. Oysa Türkiye’nin yeri, savaşın tarafı değil; barışın kurucusu olmaktır. Ancak bu yüksek ideali gerçekleştirmek için, içeride siyasi kutuplaşmadan uzaklaşmak, dışarıda ise çok yönlü ittifakları diri tutmak gereklidir. Stratejik akıl, sadece devletin yönetim kadrolarında değil; milletin her bireyinde oluşacak ortak bilinçle yeşerebilir. Bu bilinç oluşmadan atılacak her adım, Türkiye’yi hedef yapan senaryoların parçası olabilir.

UNUTMAYIN

“Ortadoğu’da kurşunlar konuşmadan önce senaryolar yazılır; mesele, kurşunun değil, kalemin yönünü bilmektir. “

SAYGILARIMLA!