“Nerede o eski aşklar”

Abone Ol

         Bine yakın nostaljik yazı yazmışım ama eski aşklardan, eski aşıklardan bahsetmemişim.    

         Bu ayıp da bana yeter...

         Bu eksiğimi bir arkadaşım hatırlatınca, hemen klavyemin başına geçtim...

        Eski bir Türk filmi izledikten sonra, hayıflanıp, ah ah  “Nerede o eski aşklar” demeyen Malatyalı var mıdır?

        Aslında bu söz eskiye özlemin bir dışa vurumu değil midir?

        Modernleştiği iddia edilen dünyanın dejenere aşklarının verdiği mide bulantısını dindirme çabası değil midir?

        Aşkın bu kadar yozlaşıp, büyüsünün bozulması aşk kavramının içinin boşaltılmasıyla başladı. Gece kulüplerinde başlayıp sabah otel odalarında son bulan cinselliğin adına aşk dediler. İçki masalarına meze ettiler o muhteşem duyguyu. Yaz aşkı kış aşkı diye mevsimlere böldüler o kutsal değeri. Aşkın her şeyi olan utanma duygusunu söküp aldılar aşıkların yüreğinden...

       Genç kızlar daha utangaç, daha çok seven ama sevdiğini bile belli bir edep içinde gösteren taraftı bizim gençliğimizde. Sevdikleri erkeğin kendisine gelip açılmasını beklerlerdi. O yıllarda duygunun kadını erkeği vardı ve ilk adımı da erkeğin atması beklenirdi. Maalesef şimdi roller değişti. Kızlar zavallı erkekleri peşlerinden koşturuyorlar. Erkekler artık kızların gelip arkadaşlık teklif etmesini bekliyorlar.

       Aşk bayağılaştı, aşk anlamını yitirdi, aşk pespayeleşti. Aşk dediğimiz olay günümüzde dışı süslü ama içi boş bir obje haline geldi. Çünkü artık yedi yaşındaki çocukların, anaların babaların bile dilinden ‘Aşkım’ kelimesi düşmüyor. Artık kız, erkek ayırt etmeden herkes birbirine ‘Aşkım’ diyor. Diller ‘seviyorum’ diyor ama kalpler hiç oralı bile değil...

         Bizim dönemimizde o kadar nazenin yaşanırdı ki aşklar o yüzden saman alevi gibi sönmez ömür boyu yanardı aşkın ateşi. Sevda düşünce iki yüreğe utanma duygusu sarıp sarmalardı o insanları. Sevgilinin yüzüne bakmak bile büyük cesaret isterdi kaldı ki seni seviyorum, sana aşığım diyebilmek...

       Kışın ayazında, yazın sıcağında sırf sevgili geçer diye saatlerce sokağın köşesinde beklerdik. Evinin önünden onlarca kez geçer, pencereden kısa bir görülmesiyle bile kendimizi mutlu sayardık. Okul kapılarında bekler, onu kalabalığın içinde seyretmek bile bizi sevindirirdi. Sevgilinin konuşmasına hacet yok dönüp bir bakması bir gülümsemesi bize dünya malı idi.

    Görüşmeler şimdiki gibi kafelerde, sosyal medyada olmazdı. Eskiden aşk mektubu diye bir şey vardı.  Duyguları en iyi şekilde ifade edecek kelimeler bulunana kadar uzun uzun düşünülürdü üzerinde. Sevgilinin kişilik özellikleri el yazısından anlaşılır, şairane cümleler içinde hayallere dalınırdı. “Burada ne demek istedi acaba” diye bütün akşam düşünülür, onu anlamak için vakit harcanırdı. Sevmek özen ve zaman alırdı yani. Sonra tüm mektuplar saklanır, zaman içinde geri dönüp okunurdu.

         Sevdiği insanın gözlerinin içine baktı mı, ölmeden cenneti yaşayan aşıklar neredeler? Sevdiği insanın gözlerinde kendini gören, gözlerinin çakmak çakmak olmasına neden olan…

       Bizim dönemde, aşkın ateşiyle yanmak kül olmak bir lütuftu sevene pervane misali. Pervane mum ilişkisini bilir misiniz? Pervane ateşe aşıktır. Döner durur etrafında. Aşkı o kadar baskındır ki her dönüşte biraz daha yaklaşır aleve. Kanatları değer ateşe canı yanar ama o aldırmaz çünkü aşıktır. Sonunda aşkı baskın gelir ve atar kendini ateşe. Dillere düşen eski sevdalarda böyle değil miydi? Yanmayı göze alarak severdi aşıklar. Hatta yanmak, aşk uğruna ızdırap çekmek mükafattır aşık için. Çekilen ızdıraptır aşığın mertebesini yücelten. “Uğruna çöllere düştüğün Leyla bu mu?” diyenlere: “Ah sen onu bir de benim gözümle görebilsen” diyen mecnunun yaşadığıdır aşk. Şirin için koca dağlara meydan okuyan Ferhat’ın yaşadığıdır aşk.

          Peki ya şimdiki yeni yetmelerin durumu nasıl?

          İçler acısı, vah ki vah... İnsanlar artık gömlek değiştirir gibi sevgili değiştiriyorlar. Zaten gelişen teknolojinin çiftesini yiyen şeylerden biri de aşk değil mi? Ne gerek var ki ızdırap çekmeye, pervane gibi yanmaya. Artık insanlar oturduğu yerden oluşturdukları sahte profillerle amiyane tabirle tavlıyorlar birbirlerini. İki süslü kelam, bir iki yalan, sonra buluşmalar, kaynaşmalar, evlenmeler ihanetler, dayaklar, ölümler. Mahremiyete dair ne varsa ilk günlerden tüketiliyor. Ar, namus desen ayaklar altında. Utanma duygusu ise rafa kaldırılmış. Saman alevi gibi ilişkiler bir yanıp bir sönüyor. Çünkü aşk sevda yolunda hiçbir cefa çekilmiyor artık. Her şey kolay elde edilir olmuş. Cefası çekilmeyenin sefası da olmuyor elbet. Ne kadar hızlı başlıyorsa ilişkiler o kadar hızlı bitiyor. Sevgi yok, saygı yok, merhamet yok. Şekle şemale, paraya pula endekslenmiş bir yaşam biçimi. Kimse bakmıyor artık kimsenin imanına ahlakına. Güzel mi, evi arabası var mı tamam gerisi teferruat. Peki ya sonra, sonrası yok...

            Arğhası giraz bahçası...

          Selam olsun sevmeyi bilen Malatya’mın güzel insanlarına...