Geçtiğimiz cumartesi günü, Parçikan, Karaca, Tatkınık, Asmaca, Hakverdi, Çevreli, Sedef Uşağı, Alhançer köylerinin içinden, kenarından geçip, fotoğraflar çekip, “Türkü Diyarı Arguvan’a Hoşgeldiniz” anıtının altından Arguvan’a girdim.
Bir lokantaya varıp, bol etli, çok lezzetli patlıcan tava ve pilavla, kırk liraya güzelce karnımı doyurdum. Bir çay ocağına gittim, çay içtim. Bir arkadaş gördü beni,
-Başkanım kalk çay bahçesine gidelim dedi, kalktık gittik.
Bir masada, CHP önceki ilçe başkanının da olduğu arkadaşları gördük. Oyunlarını bitirmiş, gitmek için ayağa kalkmışlardı.
Bizi görünce hoş beş ettiler, hep birlikte oturduk. Hal hatırdan sonra, bir arkadaş,
-Selahattin Bey, Ak Parti’ye geçtin çok üzüldüm, şimdi seni burada gördüm çok sevindim. Ak Parti’ye niye girdin? Neden CHP içinde durup mücadele etmedin? Neden temel, kurucu ilkelerine sadık kalıp beklemedin? deyince ben,
-Siyasete girmeyelim isterseniz? Ama bu, ‘Ak Parti’ye girmek!’ deyip espriyle başladım söze,
-Birincisi, ‘Kalıp mücadele etseydin!’ demek kolay ama başarılması mümkün olmayan bir teklif. İkincisi, CHP bildiğimiz CHP olmaktan çoktan çıkmış. Daha doğrusu Atatürk’ün kurduğu o CHP, başlangıç ilkelerinden, milletinin değerlerinden kopmuş, bambaşka bir partiye dönüşmüştür. Üçüncüsü, laiklik, kimi çevrelerce, bilinçli olarak Türk Milletini İslam’dan uzaklaştırma amacına hizmet edecek şekilde uygulanmıştır.
Dördüncüsü, şimdiki Atatürkçülerin uyguladığı Atatürk, o Kurtuluş Savaşı’nı kazanan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Atatürk değil; yandaş yapılıp, adına Atatürk denen başka bir insandır.
98’de yazdığım bir yazıda, “Atatürk, bütün bir milletin kalbindeki kahramandır. ADD yaptığı etkinliklere Malatya’daki bütün partilerin il başkanlarını, belediye başkanlarını, bütün muhtarları çağırmalıdır.” dedim. Malatya’da, kahvaltıda, Ak Parti’ye oy verenlere, “Gericiler, yobazlar, cahiller” diye konuşan ADD Genel Başkanı Tansu Çölaşan’a, kalktım, “Başkanım, halka, vatandaşlarımıza cahil, gerici, yobaz diyemezsiniz.” dedim.
Bakın arkadaşlar, göreceğiz, Atatürk, Ak Parti iktidarında, bu Milletin evladı kimliğiyle hayat bulacaktır. Türkiye, demokrasi, insan hakları, ötekileştirilme, Alevilerin sorunları, adam kayırma, yargı bağımsızlığı vd. her meselenin en köklü şekilde iyileşeceği süreci yaşıyor. Hepsi düzelecek inşallah, Türkiye’m için umut doluyum dedim, devam ettim,
-Hatırlarsınız, Cumhurbaşkanımız, geçtiğimiz 23 Mayıs’ta, aramızdan ayrılmış sanatçılarla sınırlı açılan Türk Müziği Tarihi Sergisi’ni gezmiş, sonra da sanatçı yakınlarıyla bir araya gelip, kırk yıllık ahbap gibi çay içip, sohbet etmişti.
O sohbette, türkülerimizin dorukları olan Alevi sanatçılarımızın yakınları Cumhurbaşkanımıza ne dediler? Kayıttan yazdım. Özetle sunayım dedim, Neşet Ertaş’ın kızı,
-Mamak Belediyesi’nin açtığı Türkiye’nin İlk Konservatuvarı vardı. Burayı müzik müzesi yapabilir miyiz? Müzik müzesi mutlaka olması lazım diyor.
Cumhurbaşkanı, İletişim Başkanına,
-Fahrettin hoca, notunu al bakayım. Onu başkanla bir görüşelim diyor.
Aşık Mahzuni’nin oğlu Ali Mahzuni,
-Sizin nezdinizde Mahsuni ailesi olarak tüm emeği geçen dostlara teşekkür ediyoruz. Bunun ileriki dönemlerde sizin de vesile olmanız kaydıyla daha genişletilmiş olarak halka daha kolay sunulacak alanlarda sunulmasını çok arzu ederiz dedi.
Aşık Veysel’in torunu,
-Bir gün bana plaket vermiştiniz. Anneme selam söylemiştiniz. Bugün de annem, özellikle, ‘Sayın Cumhurbaşkanımıza benim selamımı söyle’ dedi.
O arada, Aşık Veysel’in kızı Hayriye Özer Cumhurbaşkanını arıyor, telefonun hoparlörü açık, Cumhurbaşkanımız,
-Alo. Hayriye Hanım naslsınız?
-Teşekkür ederim sağolun varolun.
-Ne var ne yok?
-Eylik güzellik. Vallahi sizinle gurur duyuyoruz. Bu parti kurulduğu an oyumu size kullandım. Haaale de devam eder, sonuna kadar devam eder.
-Allah razı olsun. Sağolasınız varolasınız…
Arkadaşlar hemen atıldılar,
-Erdoğan’ın, Atatürk, Alevi, Cem Evi, yaklaşımı samimi değil, takiyye dediler.
-Size bir şey anlatayım dedim. Aday adayı olarak Ankara’da, mülakatta benimle konuşulurken, aklıma oğlumun düğünü gelmiş,
-Başkanım, oğlumun düğününde, iki nikah şahidimiz vardı, biri Malatya Müftümüz, diğeri Cem Vakfı Başkanımız der demez, heyet başkanı ve Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sorgun bir rüyadan ansızın uyanmış gibi, gözleri buğulu, yüzü pembe, sanki otomatik olarak yerinden yükseldi, büyük bir heyecanla,
-Başkanım bu işte, başkanım bu işte! diyerek sarılmak istedi neredeyse bana.
-Memleketimiz, bu birliğe mecbur. Büyük Türkiye’mizi, büyük medeniyetimizi bu olmadan inşa edemeyiz diyordu.
Bunun üzerine arkadaşlar yine,
-Onun yaptığı takiyye dediler. Ama bu sefer biraz hafif sesle…
-Ben Ak Parti’liyim, bana niye takiyye yapsınlar? Bunları Ak Parti’nin tam kalbinden iletiyorum size…
Türkiye’de bulunan 1585 Cem Evi’ne gidilip, birer birer talepleri alınmış, toplam 8 bin 740 talep belirlenip kağıda dökülmüş, bunların dörtte üçü halledilmiş, kalanları için çalışmalar sürüyormuş. Cumhurbaşkanımızın yakında 8 Cem Evi’nin toplu açılışını yapacağı da bildirilmiştir.
Cem Evleri’nin her türlü sıkıntılarının halledilmesi için valiliklere diğer kurumlara talimat verilmiş. Ayrıca, köylerin su ihtiyaçlarının giderilmesi, yeni yol yapılması istekleriyle ilgili çalışmalar yapılmış. Cem Evleri’nin bina, tefrişat, bakım onarım, kitap, kütüphane, morg, aşevi, misafirhane, tahsis, imar gibi talepleri de çok büyük oranda karşılanmıştır. Bunlarla ilgili ayrıntılı sayılar açıklanmıştır. Cumhurbaşkanımız, törende,
-Bu ülkenin 85 milyon vatandaşının tamamı Türkiye Cumhuriyeti devletinin birinci sınıf, aynı hak ve imkanlara sahip mümtaz fertleridir vurgusunu da yapmıştır.
Arkadaşlar söze girip,
-Pekiyi niye bir Alevi milletvekili yok, bir Alevi belediye başkanı yok, niye bir Alevi vali yok?
-Göreceksiniz onlar da olacak. Türkiye o yönde ilerliyor. Demokrasi de, demokrasinin argümanları da daha kökleşmemiş. Türkiye’yi yönetebilmek için vatandaşın oyunu almak şartı var. Bunun da bazı hassas noktaları, bam telleri var. Buna dikkat etmek gerekiyor. Ama yaşanan süreç sonunda bütün aksilikler, bütün eksiklikler giderilecek, bütün eksiler pozitife döndürülecektir.
“Biz adam olmayız.”, “Böyle gelmiş böyle gider.” psikolojisindeydik.
Şimdi; kafamızdaki, ayaklarımızdaki prangalardan birer birer kurtuluyoruz, kendimize geliyoruz dedim…
Eksik, fazla yazmış olsam da, konuşmalarımız bu minvaldeydi.
Çok güzel konuştuk, çok güzel ayrıldık…
Ne güzelsin Arguvan, ne güzelsin Türkiye, ne güzelsin Alevim, Sünnim, Büyük Milletim.