Soframızdan bereket kalkmış…
Eve iki maaş giriyor ama ucu ucuna yetiyor…
Akşamları evde çok sıkılıyoruz. Çocuklar kendi odalarında internetle uğraşıyor, eşimle ben de televizyonun karşısında sessiz sedasız oturuyoruz…
Bu monoton hayat çok sıktı beee!..”
Sofrada dört çeşit yemek var ama keyif almıyoruz…
Acaba bu saydıklarımdan kaç tanesi hayatımızın içerisinde yer alıyor? Büyük ihtimalle çoğu… Pekala, bunların sebeplerini biliyor muyuz? Yine büyük ihtimalle biliyoruz da nedense huzura, berekete ulaşmak için gereken adımları atmak işimize gelmiyor.
Çocukluk ve gençlik dönemlerimi hatırlıyorum da… Varlıklı bir aile değildik ama özellikle akşamları ne kadar keyifli ve huzurlu geçerdi evimizde. Abartısız söylüyorum, yıllar boyu bir akşam hatırlamıyorum ki akşam yemeğini misafir olmadan ya da misafirliğe gitmeden yiyelim. Güçlü komşuluk ilişkileri, akrabalar arasındaki kesintisiz irtibat hem huzura hem berekete hem de hayattan keyif almaya vesile olurdu.
Çocuklara ayrı, büyüklere ayrı uzunca yer sofraları kurulur; espriler ve gülüşmeler eşliğinde tadına doyulmaz yemekler yenirdi. Ardından çocuklar bir odada oyunlar oynarken diğer odadan büyüklerin keyifli sohbetlerini ve kahkahalarını işitirler, gençler de başka bir köşede kendilerine uygun sohbetler ederlerdi yarı utangaç tavırlarıyla.
Dedim ya, varlıklı bir aile değildik ama en fakir soframızda dört beş çeşit yemek olurdu ne hikmetse. Bereket hiç eksik olmazdı evimizden ve evlerden. Komşuda pişen, en az iki eve daha düşerdi.
İş yorgunluğu o zamanlar da vardı ama nedense işten gelen evin reisi: “Of çok yorgunum, gidin başımdan, beni rahat bırakın, ne misafiri-misafirliği yahu…” gibi sözleri sarf etmezdi.
Evin hanımı: “Bıktım bu kadar misafir ağırlamaktan, bir akşam da dinlenmek istiyorum, misafir falan kabul edemem…” cümlelerini kurmazdı.
Evin genç kızları: “Yeter artık mecbur muyum her gün misafire hizmet etmekten…” demezlerdi.
Erkek çocukları: “Her gün misafir için alışverişe ben mi gideceğim, yapmak istemiyorum…” kelamını ağızlarına dahi almazlardı.
Misafir, ev halkının bir parçası, evin doğal bir elemanı gibiydi.
Emin olun ben o yıllarda ev halkımdan birinin bile canım sıkılıyor, bunaldım, patlayacağım, psikolojim bozuk… travmalarına girdiğini hatırlamıyorum. Televizyon yoktu, akıllı telefon yoktu, internet yoktu ama huzur vardı. Zaten gündüzleri okul, ödevler, kitap okuma, arkadaşlarla kapı önlerinde takılma derken huzursuzluğa sebep olacak bütün etkenler ortadan kaldırılmış olurdu. Akşamları da ya misafir kabul etme ya da misafirliğe gitme gibi bir sosyal etkinlik vardı ki kimsenin sıkılma, buhrana girme gibi bir lüksü olmazdı, olamazdı.
Ah şu 21. yüzyıl ahhh! Ne olduysa bu teknolojik gelişmelerden sonra oldu.
Önceleri görüntülü olmadığı için sohbete engel olmayan radyo ve plakçalarla sosyalleşme, gayet güzel mümkündü. Televizyon denen görüntülü radyo yaygınlaşınca ev halkı akşamları kutsal bir törendeymiş gibi onun karşısına geçip hareketsiz biçimde gözlerini ona diker oldu. Evin reisi, radyodan beş on dakika içerisinde dinlediği ajans (haber) yerine bir saat boyunca görsel cazibeli haberlerin, Bonanza’nın (kovboy filmi) esiri olmaya başladı.
Evin hanımı, ne zaman akşam olsa da bitmeyen dizi Yalan Rüzgârı’nı seyretsem diye düşünmeye başladı.
Genç kızların fotoromanlarının yerini, televizyondaki pembe diziler ve filmler aldı.
Delikanlılar, hayallerindeki genç kızları televizyonda görmeye başlayınca yavaş yavaş dış dünyadan soyutladılar kendilerini.
Küçük çocuklar; misafir çocuklarıyla oynadıkları oyunların yerine çizgi filmlerde buldular çekici dünyayı.
Hal böyle olunca misafirlik geleneği önce zayıflamaya, internet ve akıllı telefonlar sayesinde de yok olmaya yüz tuttu. Artık komşu çocukları ve gerçek dünyadaki arkadaşlıkların yerini bile sanal ve yalancı dünyadaki aldatıcı arkadaşlıklar almaya başladı.
Farkında mısınız bilmiyorum ama aynı apartmanda veya sitede yaşadığımız kaç komşumuzla birbirimize gider gelir olduk! Onların büyük bir kısmıyla ya asansörde ya da aracımızı park ederken resmi bir selamlaşmanın dışında bir irtibatımız kaldı mı? Ha bir de internetten kurduğumuz apartman gruplarında tartışmak dışında!
Geçtik onları, akrabalarımızla dahi irtibatımız kopuk değil mi? Aynı kentte yaşadığımız yakın akrabalarımızla bile bayramdan bayrama görüşür olduk çoğu kez. Yazık ki ne yazık! Sonra da başlıyoruz bu ne sıkıcı hayat, yediğimden içtiğimden zevk almıyorum, kazancımın bereketi yok, dünya beni çok yoruyor… diye şekva etmeye.
Yahu kardeşim; insan, ancak diğer insanlarla samimi hislerle iç içe olursa hayattan zevk alır. Biz, bırakmışız insanları; elimizdeki telefondan, karşımızdaki televizyondan, masamızdaki bilgisayardan medet umar olmuşuz. Hiç yanlış metotlarla doğru sonuca varılır mı?
Vallahi istesek yeniden canlandırabiliriz insanlık özelliği ağır basan geleneklerimizi.
Misafirlik geleneğimizden başlamaya ne dersiniz?