Milletime yanıyorum derdimi

Abone Ol

Kıymetli okuyucularım, bu yazımda size farklı bir konudan söz edeceğim.

Bir derdimi yanacağım…

Hani 2012’de, Büyükşehir Yasasında değişiklik yapılmış ve on dört ille beraber Malatya da Büyükşehir olmuştu ya…

İşte o zaman, ben bu Yasasının neleri değiştirdiğini incelemiş, değerlendirmemi kamuoyuna açıklamış; Yasa’nın içinde taşıdığı bir tehlikeye parmak basmıştım.

Mesele bu.

Önce, ne gibi değişiklikler olmuştu ona bakalım.

Birincisi, büyükşehir belediye başkanının yetki alanı şehir, kasaba, köy, dağ, taş vilayetin tamamı oldu ve ildeki bütün seçmenlerin katıldığı bir seçimle seçilerek, tüm ilin başkanı olacak duruma getirildi.

İkincisi, tüzel kişiliği olan İl Özel İdareleri kapatıldı.

Üçüncüsü, ilçelerin il yönetimindeki temsilcilerinden meydana gelen ve tüzel kişiliği olan İl Genel Meclisi kaldırıldı.

Tüzel kişiliği olan belde belediyeleri kapatıldı,

Köyler tüzel kişiliği olmayan mahalle muhtarlığına dönüştürüldü.

İlçe belediye başkanlarının yetkileri daraltıldı.

Böylece ilde, güçlendirilmiş büyükşehir, zayıflatılmış ilçe belediye başkanlarından başka seçilmiş otorite kalmadı…

Ve bir de, Tüzel kişiliği haiz (YİKOB) Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları ihdas edildi.

Bu kurulum, hukuk diliyle söyleyeyim bir ihtiyati tedbirdi.

Çünkü, kendisinden başka resmi yerel otorite kalmayan büyükşehir başkanı, vilayetini eyalet gibi yönetebilecekti.

Çünkü merkezi idarenin ildeki temsilcisi olan valilerin, hafif bir vesayeti dışında alım-satımları, harcamaları, yatırımları, ihaleleri, izleme, denetleme gibi bir yetkisi yoktu.

İşte bu YİKOB’lar yetkiyi kötüye kullanıp vilayeti eyalete çevirme tehlikesine karşı panzehir oldu, güvence oldu, sigorta oldu.

Bu kuruluşlar, İç İşleri Bakanlığına yani merkezi otoriteye sıkı sıkıya bağlı, merkezi yönetimin ildeki beyni, eli, kolu, ayağı; il bürokrasisinin de adeta çelik çekirdeği durumunda.

Bu başkanlıklara oldukça geniş görev, yetki ve sorumluluklar yüklenmiştir.

Adli ve askeri teşkilat dışında, bütün kamu kurum ve kuruluşlarının yatırımlarının izlenmesi, denetlenmesi, afet ve acil yardım hizmetleri, kurumlar arası koordinasyonun sağlanması; ilin tanıtımı, ildeki kamu kurumlarına rehberlik edilmesi, kamu kuruluşlarının araç, gereç, makine, taşıt alımları, tabiat varlıklarının korunması, vali, kaymakam binalarının yapımı, bakımı ve daha birçok işle görevli vali veya belirleyeceği vali yardımcısı başkanlığında Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıkları kurulmuştur.

Bu başkanlıklar, merkezi idarenin taşradaki tüm birimlerinin etkinliği, verimliliği ve performansı ile ilgili her yıl bitiminde, şubat ayı sonuna kadar rapor hazırlar valiye verir; vali de kendi değerlendirmesini katarak İç İşleri Bakanlığına gönderir.

Şimdi sıra geldi güncel hususa.

O tehlikeli hususa.

2012’de uzunca, ayrıntılıca bu inceleme ve değerlendirmeyi yapmış, sonuç olarak aynen şunu yazmıştım:

“Eğer, ‘eyaletçi’ bir parti, hükümet kurulmasında anahtar durumuna gelir de dayatırsa, ve Güneydoğu illerimizdeki valileri, Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlıklarının bürokratlarını belirlemede karar sahibi olursa ne olacak?

Bu riskin olmadığı söylenemez.

O takdirde, ‘sigorta atmış’, büyükşehir belediye başkanı tek egemen durumuna gelmiş ve fiili eyalet gerçekleşmiş olur.”

Aradan on yıl geçti.

Geldik bugüne…

Geldik bir seçimin eşiğine.

Aziz Milletime yanıyorum derdimi…

Altılı masa kazanırsa ne olacak?

İçişleri Bakanlığı şunun bunun eline geçerse ne olacak?

Dış güçler menfaati için kardeşliğimize bomba mı konulacak?

KIZ ÖĞRETMEN OKULU

Eşimin okulu.

‘Öğretmen okulundayken…’ diye başlayan konuşmaları çoktur.

Gazi Eğitim’i de okudu ama oradan ettiği söz, öğretmen okulunun urubu değil.

Bugün işte o okula gittik…

Tabii ki anılarda kalan, o okul değil!

Öğretmen okulu kapandı, Sağırlar Okulu oldu, şimdi Alpaslan İlkokulu.

“Burası bahçeydi, şurada çok güzel ağaçlar vardı, burada hizmetliler sebze yetiştirirlerdi… Etraf bağ-bahçeydi. Bu gördüğün evlerin hiçbiri yoktu.” diye hüzünle anlattı sevgili eşim.

KRAVATSIZ KAHVALTIYA OTURMAZDI

Dört yıl öncenin yirmi dört Ekim’iydi.

Akçadağ Köy Enstitüsü mezunu, 88 yaşında vefat eden rahmetli Mehmet Kadem’in cenazesine katılmak için köyü Gürkaynak’a gitmiştik.

Mehmet Kadem ilkmektebi bitirmeden, sınavını geçip Köy Enstitüsüne girmeyi başarmış.

Belirtilen saat aralığından önce defnedilmiş olduğundan eşimle birlikte define yetişemedik. Az sonra oradaydık. İkram edilen lokmasından yedik. Canına değsin. Allah kabul eylesin.

Sevgili eşiyle konuştuk. Oğlu Sedat Kadem’le konuştuk. Kızıyla konuştuk. Yeğenleriyle konuştuk.

Yeğenleri, onun herkesin velisi olduğunu, konuşmalarının herkes tarafından can kulağıyla dinlendiğini, Türkçeyi çok güzel, çok doğru konuştuğunu, kravatını takmadan kahvaltıya oturmadığını, dahası onu kimsenin kravatsız göremediğini, sigarayı ölene dek içtiğini, yengelerinin (eşinin) ona çok iyi baktığını ve de rahmetli dayılarının ilkokula gitmediği halde sınavını kazanarak Köy Enstitüsüne girdiğini söylediler.

Şehriyeli bulgur pilavı, kavurma, salata, ayran, su ve tulumba tatlısından oluşan güzel lokmasını yedik. Sonra, aziz ruhuna Fatiha okuduk. Helalleşip Gürkaynak’tan ayrıldık.

Gürkanynak ki, ünlü Karahan geçidi yanında.

Karahan geçidi ki, Tünelin yapılmasıyla sadece ‘tehlikeli madde’ taşıyıcısı tankerlere ayrılmış ve tam olmasa da baypas edilmiş bir geçit. Bu nedenle artık ünlü değil! Bu vesileyle eski Malatya-Ankara yolunun da önceki halini görerek ulaşımda nereden nereye geldiğimize hayretle baktık. Hatta eşim, bu yolun eski Ankara yolu olduğuna inanamadı.