Mezarlık Felsefesi

Abone Ol

Geçtiğimiz günlerde bir yakınımızın cenazesine katılmak üzere mezarlığın yolunu tuttum. Bugüne kadar katıldığım cenaze törenlerinden farksızdı.

Mezarlıkta düzenlenen cenaze törenlerinde yaşananlar aşağı yukarı birbirine benzer. Ölen sevilen ya da zenginse kalabalık olan cenaze törenleri, pekte sevilmeyen ya da fakir bir insanın ise sayılabilecek kadar insanın katıldığı bir hal alıyor. Bu durum ben böyle düşünmesem de sevilen sevilmeyen vefatı kıyaslandığında belki normal karşılanabilir. Ancak zengin fakir vefatı kıyaslandığında ne kadar normal karşılanmalı takdir sizlerin.

Kim olursa olsun cenaze törenlerine katılanların mezarlık sınırları içerisindeki ruh hali ve temennisi aşağı yukarı aynı. Herkes merhumu cennete gönderme peşinde! Herkes bir gün kendisinin de merhumun yerinde olacağını bilir. Herkes uzun zamandır görüşemediği insanlarla karşılaşır. Görüşemediklerini, fısıldayarak birbirlerine itiraf ederler. Bahane de hazır:“Hayat işte!” Tüm fısıldaşmaların son cümlesi de bellidir: “Ölümlü dünya!”

Helallikler istenir. Helallikler alınır. Helallikler verilir…

Mezarlık çıkışına yaklaştıkça sesler yükselir. Telefonlar zırrr da zırrr çalmaya başlar. Çiftçisi tarlaya esnafı dükkana işçisi iş yerine hayvancısı ahırına… Öyle ya ölenle ölünmez!

Cenaze sahipleri taziyeye geleceklerin karnını nasıl doyuracağını düşünür. Eee kolay değil üç gün insanların acısını paylaşmaya gelecekler. Aç karnına acı paylaşılmaz ya!

Hakkını yemeyelim. Bizim Anadolu insanının Anadolu ruhunu yaşatma çabasını görmezden gelmek de doğru olmaz. Ancak bu ruhun, birbirine selam vermemek için asansörde birbirine sırtını dönen insanların yaşadığı binalarda giderek kaybolduğunu da itiraf etmemekolmaz.

Cenaze sahiplerinin artık tavacılarla, lokantalarla,restorantlarla anlaştığına hepimiz şahitlik etmişizdir. Velhasıl bir geçiş ya da tercih döneminde olduğumuz ortada. Umarım Anadolu ruhu kazanır!

Benim tüm bu süreçte aklıma gelen tek soru şu ki:

Mezarlık sınırları içerisindeki anlayışımızı hoşgörümüzü ve kısık ses tonumuzu mezarlık sınırları dışına da taşıyabilsek hayatımızda neler değişir?

Birçok şeyin değişeceğinden hiç şüphem yok!

Mesleğe ilk başladığım yılları hatırlıyorum.

Bir gün sığırlara aşı yapmak için bir köyün yolunu tuttum. Köydeki evleri teker teker gezip bütün hayvanları aşıladım. Köyün sonundaki eve geldiğimde yaşça benden büyük bir köylü ağabeyim: “Mehmet Bey bu hayvan hasta” dedi ve üç veteriner hekime danıştığını yine de hiçbir tedaviye cevap vermediğini söyledi.

Herhangi bir enfeksiyon riskini göz önünde bulundurarak aşı yapmadım. Kullanılan ilaçları sordum. İki poşet dolusu ilaç getirdi. İlaçları inceledim antibiyotikler vitaminler mineraller… Bu kadar ilaca rağmen iyileşmeyen aynı zamanda ölmeyen bir inek! Birde ben muayene ettim. Teşhisi koydum. Ve bir ilaç yazıp nasıl kullanacağını tarif ettim. Dedim ya mesleğin başındayım diye. Daha toy bir delikanlıyız adamın gözünde. İki poşet ilacın düzeltmediği hayvanı tek kalem ilaç mı düzeltecekti ona göre! Sonra muhabbet koyulaştı. “Sen bu ilacı al uygula Allah’ın izni ile düzelecek” dedim. Bin liraya yakın harcadığı ilaçlarla düzelmeyen ineğinin 10 liralık bir ilaçla düzeleceğine inanmak istememesi normaldi bana göre. Sonra ayrıldım köyden.

Birkaç ay sonra tekrar gittiğimde aynı köye, ağabey bütün köyü benimle dolaştı. Köyde bulunduğum süre zarfında yanımdan ayrılmadı ve döne döne teşekkür etti! İneği düzelmişti.

İşi bitirince kendisine hayvanlara gelişigüzel ilaç kullanmamaları gerektiğini ve mutlaka veteriner hekimlere danışmalarını, veteriner hekimlerin sorduğu sorulara doğru ve eksiksiz bilgi vermeleri gerektiğini söyledim.

Zira ben o ilacı tavsiye ederken sadece hasta hayvana teşhis koymamıştım!

Toprakta buluşmak üzere…