Malatya’nın Unutulmayan Hali

Malatya bir zamanlar her yerinde meyve kokularıyla uyanan bir şehirdi. Kayısının eşsiz rengiyle sabahın ilk ışıklarının süslendiği, eskiden sokaklarda, çocukların neşesi; komşunun kapısının ardında, ekmek fırınlarının eskiden o güzel buharından gelen koku bir kenti sarardı. Şimdi ise aramıza giren beton duvarlar, yüksek binalar, modern vitrinlerin ışıkları vardı. Ama eski şehir, hâlâ bir yerlerde, gizli bir kapı gibi bekliyor hâlâ duyuluymuş gibi.

Abone Ol

6 Şubat depremleri öncesi Malatya ne güzeldi. Şimdi ise yıkık bir şehrin sesi ve ilgisizliğe terk edilmiş bir bölge gibi. Her yerinde inşaatlar, yollar desen delik deşik, çevrede çöp kokuları, rengi solmuş bir şehir oldu. Yönetenler kendi işlerine yönelmiş şehri düşünen kalmamış. Her sokak terkedilmiş, inşaatlar müteahhitlerin eline bırakılmış, kimsenin umurunda değil...

Eskiden kayısı bahçelerinde, ağaçlarını omuzlayan çiftçiler, dalların gölgesinde sohbet eden insanlar, kuş cıvıltısıyla harmanlanan dualar eşliğinde topraklarını işlerdi. Bahçeden sokağa yayılan kayısı kokuları, en sade mutluluğuydu.

Dar sokaklarda yürürken, duvarların üzerinde asılı kalan eski ahşap kapılar, her birinde bir öykü barındırırdı. Her kapıyı çalınca “Ben buradayım, beni dinle” derdi kulak veren yüreklere. Eskiden akşamın huzurunda, camilerin minarelerinden yükselen ezan sesi, şehirde zamanla yarışırdı. Ama asıl yarış şehrin kendi ritmine uyum sağlamaktı.

Malatya’nın her köşesi, yalnızca bir mekân değil, bir hatıra defteriydi. Apartman gürültüsü yoktu, onun yerine doğadan gelen güzel rüzgâr sesi vardı. Bu belki bir şarkı belki de birkaç kuş sesiydi.

Ve belki de orada “o eski şehirde” uzun bir nefes almanın bile ne denli değerli olduğu anlaşılırdı.