Malatya 6 Şubat depremlerinin ardından büyük bir yıkama uğradı. Bu yıkım her yönde meydana geldi. Hem bina stoklarında hem insan psikolojisinde hem de sosyal anlamda. Bu felakette bina stoklarının yıkılmasını, insan psikolojisinin mahvolmasını anladık da peki, sosyal anlamdaki hezeyana ne demeli? Bu ne mi, hemen anlatayım.
Sosyal anlamda öyle bir anomilik var ki, demeyin gitsin. Düzensiz kurulan çadırlar mı dersiniz, hırsızlık yapan mı derseniz, yoksa kurallara uymayanlar mı dersiniz.
Hangi kaldırma, hangi boş alana bakarsanız bakın orada bir derme çatma çadırlarda, konteynerlerde bir esnaf görürsünüz. İnsanlar buldukları alana deyim yerindeyse çökmüş. Bunun bir kanunu kuralı yok mu? Caddelerde, sokaklarda özellikle kaldırımlarda yürünmüyor. Bir insan kaldırımda yürüyemediği için yoldan gelip geçmek zorunda, bu da belki de bir arabanın altında kalmak demek. Hangi sokak arasına bakarsanız bakın mutlaka çadırlar var ki, düzenli bir şekilde kurulmamış. Zikzak şeklindeki çadırlar araçların gelip geçmesini engelliyor. Özellikle ambulans veya çöp araçlarının geçmesi imkansız. Buna mutlaka bir çare bulunmalı.
Depremlerden önce her kavşakta bir trafik polisi varken, şimdilerde kendi adıma konuşuyorum, ben göremez oldu. Bir insan yaya geçidinde geçebilmek için bir kez daha düşünüyor. Maalesef denetim olmadığı için araçlar yayaların geçeceği yeşil ışıkta bile durmuyorlar. Mesela ben bunu dün yaşadım. İstasyon Kavşağı’nda yeşil ışığın yanmasını bekledi. Yeşil ışık yanınca da doğal olarak karşıya geçerken 2 araç sanki ambulans misali geçtiler. Peki, benle birlikte yeşil ışıkta geçen o 2 vatandaşa bir şey olsaydı, ne olacaktı? Bir an önce bu düzensizliğin önüne geçilmeli. Eğer normalleşmeyi istiyorsak ilk önce sosyal hayattan başlamalıyız.