La Fontaine ve Biz ı

Abone Ol

La Fontaine 1621’de doğmuş ve 1695’de 74 yaşında ölmüştür.

La Fontaiene’nin 12 kitaplık seçme manzum fablları yazarlığının zirvesidir.

Yazarın fablları hem çağı hem de çok eski masal kahramanlarını konu edinir.

La Fontaiene kralın gözüne hiçbir zaman girememiş de olsa, kralın çevresindeki herkesle yakın dostluklar kurmuştur.

  1. yüzyıl yazarlarından etkilenmiş ve onların üslubunu ustalıkla kopyalamıştır.

La Fontaine, 12 kitaplık Seçme Manzum Fablları’nın önsözünde Ispartalıların kısa ve öz konuşmayı sevdiklerinden ve şiiri benimseyen ulusların masalı da çok beğendiklerini anlatır.

Önsözde, “sade yazdığını, ama kitaplarında yenilik yaptığını” söylüyor. Eserlerinin sadece “biçimsel değil, öz olarak da ölçülmesi gerektiğini” ifade ediyor.

La Fontaine göre “masal iki bölümden oluşur, birisi masalın gövdesi diğeri ruhudur, Gövde masaldır, ruh ise ondan çıkarılan derstir. Aristo masallarına sadece hayvanları sokar. Bu bir gereklilik değil, kibarlıktır diye düşünüyorum” görüşündedir.

La Fontaine Osmanlı Yüce Devleti’nin sultanları IV. Murad (1623-1640), İbrahim (1640-1648), IV. Mehmed (1648-1687), II. Süleyman (1687-1691) ve II. Ahmed (1691-1695) dönemlerinde yaşamıştır.

Bugün La Fontaine’nin belkide bilmediğiniz yönlerini anlatmaya çalışacağım: Türk ve Osmanlılar’ı çok severdi. O, “Şehir ve Tarla Fareleri” isimli fabllında şöyle diyor;

Çok eskiden bir gün,

Hazırlıklar yapılmış bütün.

Şehir faresi tarla faresini çağırmış,

Kalkıp gelmiş şölene,

Bakmış, bir Türk halısı üstüne,

Serilmiş çeşit çeşit yemekler,

Yanında da taptazecik ekmekler.

Şölen, büyük bir neşeyle başlamış,

Ama, gürültü, korku yaratmış,

Sesler gelmiş evin kapısından,

Şehir faresi kaçmış, öteki de arkasından.

Ses kesilince ortaya çıkmış ikisi de,

Şehir faresi, “devam edelim” demiş, “yemeğimize!”

Tarla faresi “yeter, bu kadar” demiş,

O da arkadaşını davet etmiş,

“Yarın da Siz gelin bana,

Böyle kral masası yok ama,

Kimse gelmez üstümüze, rahatlarız,

Korulu yemek istemem, hoşçakalınız”.

La Fontaine’nin anlattığı” Çok Başlı Ejderha ile Çok Kuyruklu Ejderha” başlıklı masal şiirinde ise şunları söyler;

Bir Türk elçisi, tarihin yazdığına göre,

Alman İmparatoru’na gelmiş padişahı öve öve.

Bir Alman, ona karşılık vermiş;

“Bizimkilerin birçok beyleri var” demiş,

“Her biri bir devletin başıdır,

Her bey de ayrı ayrı ordu çıkarır”.

Türk elçisi, zeki adam,

Sözün altında kalmaz;

“Duydum” demiş, “Bu beyler çok ünlü,

Her biri bir dünya kuracak kadar güçlü,

Bakın bu olaydan ne anladım,

İzninizle Size de anlatayım,

Otururken çitle örtülü bir yerde tek başıma,

Yüz başlı bir ejderha çıkıverdi karşıma,

Yüz başını da birden,

Geçirmez mi çitin deliklerinden!

Kanım donuyor sandım,

Ve korkudan şaşırıp kaldım.

Ama kaygım yersizdi,

Ejderhanın gövdesi içeri giremedi,

Bitti derken bu korkulu rüya,

Baktım ki, bir başka ejderha,

Hem de tek başlı, yüz kuyruklu,

Geldi çitin önünde durdu.

Beni yine aldı bir korku,

Yoktu artık bu işin sonu,

Derken, ejderha başını geçirdi delikten,

Kuyrukları da kolayca süzüldü peşinden,

Her biri öbürüne yol açtı,

Delik büyüdükçe girmek kolaylaştı.

Sanırım gerçek şudur;

Bunlardan biri Sizin İmparator,

Öteki de bizim padişahtır!”

Hırsızla Eşek

Çaldıkları eşek için iki hırsız dövüşüyormuş,

Biri “satalım”, öteki “satmayalım” diyormuş.

Bizinkiler yumruk yumruğa vuruşurken,

Her biri kendini savunurken,

Bir üçüncüsü gelmiş birden,

Alıp kaçmış eşeği hemen.

Eşek, kimi zaman zavallı bir ülke,

Hırsızlar da çeşit çeşit kırallar,

Ha Transilvanyalı, ha Türk, ha Macar…

İki yerine üç dedik,

Benzeri o kadar çok ki, az bile söyledik.

Ele geçirdikleri ülke,

Hiçbirine kalmaz içlerinde.

Onlar başlayınca dövüşmeye,

Dördüncü hırsız el koyar eşeğe!

Yaban Arılarıyla Bal Arıları

Sanatçı işinde tanıtır kendini.

Sahipsiz kalmış bir-kaç petek balı,

“Bizim” diye almak istemiş yaban arıları.

Bal arıları da karşı koyunca,

Karar vermek düşmüş yargıca.

Yargıç, bir eşek arısıymış,

Düşünüp taşınıp yol aramış.

Dinlenen tanıklara göre,

Peteğin çevresinde uzun süre,

Vızıldamış kanatlı hayvanlar,

Bal arıları gibi yaratıklar,

Uzunca boylu, oldukça sarı,

Belki de yaban arıları.

Eşek arısı şaşırıp kalmış,

Yeniden soruşturmaya başlamış.

Karıncalara da başvurmuş ama,

Katkıda bulunamamışlar davaya.

Sonunda akıllı bir arı,

Demiş: “Bırakalım artık bunları,

Altı aydır şu davayla didindik,

Bir adım bile ilerleyemedik,

Bal bozulur bu kadar zamanda.

Acele etsin yargıç da,

Yeter bu tartışma, boş laflarla atışma.

Çalışalım yaban arılarıyla biz,

Peteği kim yapar göstereceğiz”.

Yaban arılarının ters yanıtı,

Sonunda göstermiş haklı olanı,

Eşek arısı da vermiş sahiplerine balı.

Bütün davalar böyle sonuçlansa,

Türklerin yaptığı gibi karar alınsa!

Sağduyu yol gösterir hepimize,

Gerekli değil gerisi bize.

İnsanı kemirip sıkıyorlar,

Sonsuz işlerle bıktırıyorlar,

Sonunda ne oluyor?

İstiridyeyi yargıç yiyor,

Davacılar kabukla yetiniyor!