Kürsüde zafer, sokakta tasfiye: Özgür Özel’in kazanırken kaybettiği CHP

Abone Ol

KURULTAYDAN ZAFERLE ÇIKAN ÖZGÜR ÖZEL’İN GERÇEK SINAVI YENİ BAŞLIYOR

Kasım 2023’te yapılan kurultayla birlikte uzun yıllar süren Kemal Kılıçdaroğlu dönemi sona erdiğinde, pek çok kişi Özgür Özel’in yükselişini “değişimin başlangıcı” olarak yorumladı. Ekrem İmamoğlu’nun stratejik desteğiyle gelen bu zafer, CHP’nin geleceği için umut gibi sunulsa da kısa sürede bu değişimin yalnızca isimler düzeyinde kaldığı, zihniyet düzeyinde bir dönüşüm getirmediği anlaşıldı.

Pazar günü yapılan olağanüstü kurultayda Özel, rakipsiz olarak yeniden genel başkan oldu. Fakat siyasette tek başına kazanmak, çoğu zaman karşıtların sindirilmesiyle mümkün olur. Rakipsiz bir yarış, çoğu kez zaferin değil, itirazların bastırılmasının sonucudur.

KILIÇDAROĞLU’NDAN GELEN TOKAT GİBİ AÇIKLAMA

Süreçte en çarpıcı gelişme, Kemal Kılıçdaroğlu’nun beklenmedik derecede sert açıklamalarıydı. “Çalanın yüzüne tükürülür, ben çalmadım!” sözleri, Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’na yönelik ağır bir ithamın ötesinde, partinin ahlaki zeminine yönelik büyük bir sarsıntıydı. İBB’deki yolsuzluk iddialarından kurultayda delege oylarına kadar birçok noktada açık ya da örtülü göndermeler vardı.

Bu sert çıkış, CHP’nin içinde kaynayan ama bastırılan tepkilerin yüzeye vurmuş halidir. Kılıçdaroğlu’nun açıklamaları, yalnızca bireysel bir çıkış değil, siyasetin gerisinde kalan vicdanın sesidir.

NORMALLEŞME UMUDUNDAN KUTUPLAŞMA GERÇEKLİĞİNE

31 Mart yerel seçimlerinde CHP’ye yönelen ‘emanet’ oylar, halkın iktidardan duyduğu rahatsızlığın geçici bir yansımasıydı. Özgür Özel, bu desteği kalıcı kılmak için ‘normalleşme’ adını verdiği bir genişleme stratejisi izlemeye çalıştı. Ancak CHP’nin kendi iç dinamikleri, bu kapsayıcı dili taşıyamadı. Tıpkı AK Parti’nin bir dönem “81 milyonu kucaklama” iddiasıyla yola çıkıp, zamanla kendi mahallesine sıkışması gibi…

CHP de benzer bir dönüşüm geçirdi. Saraçhane’deki zirveden sonra dil sertleşti, üslup radikalleşti. ‘Yumuşama’ yerini ‘sertleşmeye’, ‘kucaklama’ yerini ‘kutuplaştırmaya’ bıraktı. Bu sadece bir dil tercihi değil, bir siyaset biçiminin ilanıydı.

SERTLEŞEREK KOLTUK, AMA GÖNÜLLERİ KAYBETMEK

Özgür Özel, sertleşen diliyle parti içindeki muhalifleri susturdu. Kılıçdaroğlu gibi tecrübeli bir ismi dahi kenara itti. Ancak bu süreçte CHP, ‘emanet’ oyların büyük bölümünü riske atmış oldu. Zira Türkiye halkı, kavga eden değil konuşan; bağıran değil anlatan; yıkan değil inşa eden lider arıyor.

Aynı hata geçmişte AK Parti tarafından da yapıldı. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinde “dış mihraklar” ve “üst akıl” gibi soyut kavramlarla halkın dikkatini dağıtmak, güveni yeniden tesis etmedi. Bugün CHP’nin “cunta”, “faşizm”, “çökertin” gibi ifadelerle siyaset üretmeye çalışması da benzer bir akıbeti doğuracaktır.

SOKAĞA ÇAĞRI REZALETİ: CHP KENDİ KENDİNİ VURDU

CHP, Ekrem İmamoğlu hakkında çıkan “siyasi yasak” ve “hapis cezası” kararının ardından, toplumu adeta sokağa ve taşkınlığa davet eden açıklamalarda bulunarak büyük bir siyasi hata yaptı. “Adalet nöbeti” gibi geçmişte toplumda karşılık bulan meşru tepkilerin aksine, bu kez kullanılan dil tehditkâr, tavır ise provoke ediciydi. Ne yazık ki bu çağrı, özellikle genç kitleyi tahrik etmekten ve kamu düzenini riske atmaktan öteye geçemedi. Sosyal medyada başlatılan “direniş” ve “meydan” vurguları, geniş kitlelerden destek bulmadı; aksine, toplumda tedirginlik ve endişe oluşturdu.

En dikkat çekici gelişme ise, bu çağrıya CHP içinden dahi ciddi tepkiler gelmesiydi. Pek çok eski milletvekili ve parti emektarı, sokağa inmenin değil, hukuki mücadele yollarının öne çıkarılması gerektiğini dile getirdi. Özellikle bazı il ve ilçe örgütlerinin bu çağrıya mesafeli yaklaşması, CHP’de liderlik krizinin ne kadar derinleştiğini gözler önüne serdi. İmamoğlu’na verilen cezayı eleştiren ancak “provokasyona açık eylem” çağrılarını reddeden sesler, partinin hala sağduyulu isimlere sahip olduğunu da gösterdi.

Ancak bu çağrının yarattığı hasar, yalnızca parti içi eleştirilerle sınırlı kalmadı. Toplumda oluşan “kaosla tehdit etme” algısı, CHP’ye yönelmiş olan emanet oyları da ciddi şekilde zedeledi. Ekrem İmamoğlu’na yönelik sempatinin bile bu süreçte azaldığı, özellikle muhafazakâr ve merkez sağ seçmen gözünde partinin radikalleştiği yönünde bir izlenim oluştu. Bu tablo, CHP’nin yalnızca iktidarla değil, kendi seçmeniyle de arasına duvar ördüğünü açıkça gösterdi.

TOPLUMSAL GÜVENİN YENİDEN TESİSİ İÇİN SİYASETİN DİLİ DEĞİŞMELİ

Seçim kazanmak, bir liderin ya da partinin yeterliliğini göstermek için yeterli değildir. Nitekim AK Parti, yıllarca seçim kazandı ancak bugün geldiği noktada toplumsal güveni büyük ölçüde kaybetti. Benzer şekilde CHP, bu seçimde birçok belediyeyi kazansa da asıl başarı, seçmenin zihninde ve kalbinde kazanmaktır.

İYİ Parti’nin yaşadığı büyük çözülme, HDP’nin siyasette yalnızlaşması, Saadet ve Gelecek partilerinin silikleşmesi, Türkiye’de siyasetin artık sadece seçimle değil, temsil gücüyle ve ilke temelli duruşla yürütülmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

HALKIN GÖNLÜNDE KAZANMAYAN, SANDIKTA DA KAZANAMAZ

Siyasette asıl marifet, kalabalıkları peşine takmak değil, o kalabalıklara umut ve güven verebilmektir. Bugün Özgür Özel, CHP Genel Başkanlığı koltuğunda oturuyor olabilir; ancak siyasette asıl mesele, o koltuğa oturmak değil, orada hangi değerlerle oturulduğudur. Bir lider, hangi yöntemlerle, kimlerin desteğiyle ve ne tür bir siyaset diliyle yükselmişse, gelecekte de o yöntemlerin ve o dilin sonuçlarına mahkûm olur. Zira meşruiyet sadece seçim zaferiyle değil, toplumsal vicdanla kurulur.

Sandıkta kazanmak bir başarıdır; ancak halkın gönlünde kazanmak, o başarıyı kalıcı kılar. Bugün Türkiye’de seçmen, kavga eden değil uzlaşan; kutuplaştıran değil birleştiren; susturan değil dinleyen bir siyaset istiyor. Halk, kendi dertlerini anlayan, sokakta hissedilen acıyı duyan, en çok da “bizden biri” duygusu uyandıran liderlerin peşinden gitmeye hazır. Oysa kibre, hesaplaşma hırsına ve tahakküm diline dayalı siyaset, geçici bir heyecan yaratsa da kalıcı bir umut oluşturamaz.

Gerçek başarı, rakipleri sindirerek değil, onları bile ikna ederek elde edilir. Siyaset, halkla bir monolog değil, sürekli bir diyalog halinde olmayı gerektirir. Konuşarak, dinleyerek ve ortak değerler üreterek ilerleyen bir anlayış, ancak o zaman halkın kalbine dokunabilir. Unutulmamalıdır ki, halkın kalbine hitap etmeyen hiçbir siyaset uzun ömürlü olamaz. O yüzden gerçek liderlik, sadece alkışlarla değil, eleştirilerle de yüzleşebilme cesaretiyle mümkündür.

SAYGILARIMLA!