Televizyona ilk defa 1998’de çıktım.
“Ben de bir gün orada konuşabilir miyim?” diye çıkanlara imreniyordum.
Ankara Hukukta okurken, 90, 91 gibi, fakültenin bahçesinde, TRT Televizyonu öğrencilerle röportaj yapıyordu.
Bulgaristan’da yaşayan Türklere Bulgar devleti asimilasyon uyguluyor, camileri kapatıyor, nüfus kayıtlarını, mezar taşlarında yazan Türk adlarını değiştiriyordu.
Devletimiz çok tepki gösteriyordu. İnsan hakları, uluslararası sözleşmeler konuşuluyordu.
TRT bununla ilgili gelmişti.
Uzunca bir süre durup izleyince benimle de konuşmak istediler.
Kamera karşısına geçtim, Bulgaristan Devletini kınadım, eleştirdim. Sonra bizim devletimize döndüm.
Dedim ki, “Türkiye’nin, Bulgaristan eleştirilerinin uluslararası kamuoyunda etkili olabilmesi için, kendi içinde insan hakları ihlali yapmaması gerekir.”
Kaldığım yurtta, “Benim konuşmamı verecek mi?” diye, ders çalışmayı bıraktım, akşam haberlerini izlemek için kantine gittim.
Bekledim, bekledim nihayet bizim fakültedeki çekime geçti. Birkaç kişinin konuşmasını verdi, benimkini vermedi.
Hiç verir mi? Kendi devletini eleştirmişim...
Neyse ki, diğerleri konuşurken ben de kenarda görünüyordum.
Bu bana yetmişti sanki.
Yaşar Karaaslan, Asım Demirkök, Mustafa Yuka, Efter Ökdemir ve ben daha önce birkaç sayı çıkmış olan Yorum Gazetesini yeniden yayınlamak için, 1998 yılında, Kışla Caddesinin çıkarken, şimdi genişleme için yıkılmış, yeninden yapılmakta olan sağ tarafında, ünlü Sevinç Pastanesinin üst katında oturduk.
Gazete şöyle olsun, böyle olsun, kime dokunursa dokunsun, Malatya’nın sorunlarını yazalım dedik.
Benim özellikle söylediğim iki şey vardı, biri ‘çıkaracağımız gazetede şehit haberleri yer almalı, ikincisi her işyerinde rahatlıkla sehpanın üzerine konulabilmeli’ demiştim.
Yorum iki sene kadar yürüdü. Çok takdir gördü.
Yorum’daki yazılarımla, 1999 Diyarbakır Güneydoğu Gazeteciler Cemiyetinin, Geleneksel Yılın Gazetecileri Yarışmasında Makale Dalında Birinci oldum.
Ödül Törenine Yaşar Karaaslan’la gittik.
Bir sürü hediye verilmişti. Bir büyük sandık porselen takımını Yaşar Karaaslan’a hediye ettim.
Saat alacaktım. Eve geldiğimde kutuları açtım, iki tane, biri birinden güzel kol saati çıktı.
İki bin yılında, Güneş Tv kapsamında bir gazete çıkarmak için televizyonda, Mehmet Duran Özkan, Hasan Kara, ben, bir kişi daha vardı hatırlayamadım, oturduk konuştuk.
Toplantıya giderken kavanozda kestane tatlısı götürdüğümü de unutmadığımı söyleyeyim!
İlkelerini, yayın politikasını konuştuk.
Adını da ‘Malatya Gerçek’ koyduk; ben ‘Adım’ önermiştim.
Gerçek çok başarılı bir gazete olarak yayınını uzun yıllar sürdürdü.
Evet, 1998’de ilk defa TV’ye çıktım demiştim.
Bülent Yalvaç ve Rıfat Gökçe’nin başında olduğu, şimdi yıkılmış PTT yanında, yine şimdi yıkılmış TSO binasında yayın yapan Malatya TV’nin sabah canlı yayın programına konuk oldum.
Programda, “Tamam! NATO’ya, BM’ye, İMF’ye gücümüz yetmez, ama Türkiye’nin diplomatları, üniversitelerin uluslararası ilişkiler hocaları, dış politika uzmanları, neden Avrupa devletlerinin, ABD’nin Türkiye üzerine kurdukları, imzalattıkları planları, projeleri irdeleyip, içeriğini sezip, öngörüp, anlayıp, alt planlar oluşturup bu gizli planları niye boşa çıkarmazlar da iş işten geçtikten sonra anlarız?” dedim.
O zamanki Belediye Başkanı Münir Erkal’ın Stadyumu çimlendirmesi gibi yaptığı iyi şeyleri söyledikten sonra, “Tamam, bazı şeyler yapıldı ama bu az. Dünyanın tekerleği zaten gelişme yönünde ilerliyor. Bunun hızını geçmek lazım.” demiştim.
Program çok güzel geçmişti. Sunucunun ve stüdyo görevlilerinin gözlerindeki parıltıdan bunu anlıyordum.
Televizyonun tam karşısındaki Galeria İş Merkezinde bulunan ofisime geldim.
Beş on dakika sonra baktım, sunucu geldi. Kendisi Makine Mühendisiydi. “Hayırdır!” dedim.
“İşime son verdiler” dedi.
Neyse ki, rahmetli Mevlit Aslanoğlu’nun yardımıyla İstanbul’da bir televizyonda daha iyi bir işe girdi.
Neden işine son verildiğini anlayamadım. Benden mi oldu, yoksa tam da bana mı rastladı? Meçhul!
Sonraki günlerde, aylarda ve yıllarda televizyona hep çıktım.
Bir ara Malatya TV’nin stüdyosu Galeria İş Merkezinin en üst katındaydı.
Mikail Pelit, Bülent Yalvaç, Rıfat Gökçe, ben gece programındaydık.
Mersin’de yürüyüş yapan bölücüler Bayrağımızı çiğnemişler, sonra basında konu olduğunda da, yetmez ama evetçi türünden yazar çizer takımı, “Ne var bunda? Büyütülmemeli. Bir bez parçası” gibisinden sözler sarfetmişlerdi. Bununla ilgili, “Önemli değilse, bez parçasıysa ABD’li astronotlar Ay’a çıktıklarında neden oraya Amerikan Bayrağını astılar? Olimpiyatlarda yarışı kazanan atletler, neden ülkelerinin bayraklarını göğüslerinde tutup gösterisi yapıyorlar?” dediğimi hatırlıyorum.
O programın reklam arasında Mikail beye, Baro Başkanlarımızdan, rahmetli Niyazi Ergin Gökçe’nin CHP İl Başkanlığına atandığı bilgisi gelmişti. Onu da o arada konuşmuştuk.
Bu programla ilgili aklımda kalan bir şey de şuydu: Program sırasında çay geliyordu, içiyorduk. Ben bir süre çayımı içmeyi unutmuştum. Bardağı aldım bir yudum içtim ki, çay gerçekten buz gibi olmuştu. O günün şartlarında stüdyoları böyle buz gibi soğuk olabiliyordu.
Bir program daha anlatıp, ileride devam etmek üzere yazımı bitireyim.
Yine üstat televizyoncular Rıfat Gökçe, Bülent Yalvaç, ben, bir arkadaş daha vardı, anımsayamadım, Malatya TV’nin o sıra, Pak Kazanç İşhanında olan stüdyosunda gece programdaydık.
Malatya, memleket meselelerini konuştuk.
O programda ilk defa, “Kayısıda, çiftçilerin, devletin de teşvik ve desteğiyle hatta belediyelerin ortaklığıyla ticari şirketleşmeye gitmeleri, çekirdekten fidana, üretime, ambalajdan pazarlamaya değin her aşamanın profesyonel kişiler tarafından yönetilmesini” önerdim.
Hala görüşümün arkasındayım.
O programda ara vermiştik. Vakit de 24’e yaklaşmıştı. Bülent Yalvaç, “Bitirelim mi artık?” dedi.
Ben, şaka olsun diye, “Bitirelim. Başka bir programa gideceğim.” dedim.
Millet, “Bu saatte program mı olur?” düşüncesiyle bir an şaşkınlık yaşamıştı, güldük sonra.