Kendisi zalim yaptığı zulüm

Abone Ol

Geçmişte laiklik üzerinden, laikliğin yanlış anlamlandırılması, kötü uygulanması üzerinden, daha açığı laikliği adeta dinsizlikmiş gibi düşünerek, Devlet tercih ve takdiriyle, namaz kılan, oruç tutan okumuşlarımıza yanlışlıklar, haksızlıklar yapılmıştır.

Genel olarak da Milletimiz dininden uzaklaştırılmaya, soğutulmaya çalışılmıştır.

Devlet laikliği, inanmayanların hakları üzerinden yürütmüş; inananların hak ve gereksinimleri dikkate alınmamış, dahası kısıtlanmıştır.

Bir ilimizde Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan bir arkadaşımın, hükümet değişikliği ile başkanlıktan alınması üzerine, onun Malatya’da bulunan abisine,

-Kardeşin niye başkanlıktan alındı diye sorduğumda, 

-Namaz kıldığı için demişti. 

Devlet nezdinde, namaz kılan da kılmayan da tamı tamına birdir.

Anayasa’sında hukuk devleti olduğu yazan Devletimiz, vatandaşlarımızın hiçbir kesimine, hiçbir kişisine, Alevi’sine, Sünni’sine haksızlık yapamaz; yaparsa yaptığı zulümdür, kendisi de zalim.

Tabii ki, görev yapan memur, bürokrat da görevini hukuka, kanunlara uygun, ayrım gayrım yapmadan yerine getirecektir.

Devletimizin bir görevinin de çocuklarının, gençlerinin bilimle, akılla, tarihiyle, kültürüyle, imanı, inancı, özü, kimliği, benliği ile dolu kişiler olarak yetişmesi için çalışmak olduğu unutulmamalıdır. 

 PİRUS ZAFERİNE BENZER

Kıymetli hemşerilerim, geçmiş bayramınız mübarek olsun.

Sağlık içinde, güzellik içinde nice bayramlarımız olsun inşallah.

Dünya karışık. 

Bölgemiz karmakarışık…

Türkiye’miz iyi yolda ama. 

Maşallah; nazar değmez inşallah!

Kıymetli Cumhurbaşkanımız Erdoğan, BM Genel Sekreteri Antonia Guterres’e, “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü” takdim töreninde, şuna vurgu yaptı:  “Cumhuriyet’imizin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten miras kalan ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ilkesini proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yoğurarak dış politikamızın odağında tutmayı sürdürüyoruz.” dedi. 

BM Genel Sekreteri de “Atatürk’ün ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ sözünün, aynı zamanda Birleşmiş Milletler Şartının ruhunu da çok iyi yansıttığını” söyledi.

Kıymetli ildaşım, güzel Malatyalım…

Biliyor musunuz, yahu dile bile zor, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’mizin kökü, MÖ 220’de, yani 2246 yıl önce kurulan ilk Türk Devleti Büyük Hun İmparatorluğu’na gidiyor.

Bu ne büyük, bu ne derin, bu ne uzun kök, köcek… 

Cumhurbaşkanlığı’mız forsundaki 16 yıldız, geçmişte kurulmuş 16 Türk Devletini, ortadaki güneş de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ve de onun sonsuzluğunu simgeliyor.

Eskiler oğullarına gelin adayı bakarlarken, derlerdi ki, “Otu çek köküne bak!” 

İkinci Dünya Savaşı öncesi ortaya çıkan karışıklıklar Cumhurbaşkanı Atatürk, Milletini savaşın içine çekilmekten korumak için çalışmaya başlamış, 1934’te Türkiye, Romanya, Yunanistan ve Yugoslavya arasında Balkan Antantı’, 1936 Montrö Antlaşması, 1937’de de Türkiye, Afganistan, İran, Irak arasında Sadabad Paktı imzalanmıştı. Daha başka antlaşmalar da var.

Türkiye şimdi, çevresini saran ateş çemberi içindeki Vatanına, Milletine, ABD-İsrail’in açtığı belanın bulaşmaması için, “Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturuyla doğru bir duruş sergileyerek, komşular ve diğer devletlerle mekik diplomasisi içinde olarak proaktif (önleyici), etkin bir süreç içinde oldu.

Dış Bakanımız Hakan Fidan’ın diplomasi turları, Cumhurbaşkanımızın telefon görüşmeleri ve hele de Birleşmiş Milletler Başkanına Uluslararası Atatürk Barış Ödülü takdimi başlı başına güzel işlerdir.

Devletimizin banisi (kurucusu-yapıcısı), “Savaş zaruri ve hayati olmalıdır. Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça, savaş bir cinayettir.” demiştir. 

Deli Tramp ve Cani Neten’in, fiziki güçlerine güvenerek, vahşi, yabanıl varlıkların yaptığı ölüm ve yıkımları yapmaları, insanlık değil, vahşi hayatlar tarihine leke olarak kazınacaktır.

İran’ın belini doğrultması kaç on yılı, belki kaç yüz yılı bulur?

Yazık, günah değil mi İran’a?

Durup dururken yamyam saldırısı nedir ki?

İran savaşı kazansa ne olur ki artık?

Pirus Zaferi denen, kazanılan ama sevinilemeyen, yenilgiye eş bedeller ödenen bir sonuç olur. 

Buna Makedon kral, Pirus Zaferi adını takar.

Ben en başta demiştim ki, “Bu savaşın sonucu belirsiz olsun. Kazananı, kaybedeni belli olmasın!”

Çünkü, kim kazansa bizim zararımıza olacaktır.

Geçenlerde yaptığım bir sosyal medya paylaşımında da, “Mevcut savaş içinde her sonuç, ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ diyen Türkiye’nin hayrına olur inşallah!” demiştim. 

Bu tür ortamlarda, bu kanlı, yıkımlı savaş ortamında, devletimizin tutum ve davranışlarına yüzde yüz güvenmemiz, destek vermemiz lazım.

Ulusça, devletimizin arkasında durmamız, kararlarını tartışmamamız gerekir.

Çünkü görev, ödev, yetki onların. 

Veri, bilgi, görgü onlarda. 

Bilip, bilmeden konuşmak boş boğazlık olur.

Konuşulacak, tartışılacak konular var, konuşulmayacak, karışılmayacak konular var.

KEDİ KUMRU LEYLEK

Ankara, güzel kalpli insanlarca dokunulmazlıklarının sağlanmış, yine o hayırsever, kibar insanlarca, daha çok da kadın ve çocuklarca beslenmelerinin infak edilir olmasıyla ve sayılarının çok fazla oluşuyla, kumruların, kedilerin kenti. 

Hindistan’daki kutsal inekler gibi, rahat, huzurlu, özgür.

Kumrular ayaklarınızın kenarında dolaşır. 

Rüzgarları vurarak, kanatları dokunarak başınızın üzerinde uçuşurlar.

Güven içindedirler.

Bizim Dilek’teki evimiz ve bahçemiz çevresi kuşları da bize kısmen olsa da alıştıklarından, bülbüller gelir üç beş metre yakınımızdaki dallara konar, müthiş güzel sesleri ve ritimden ritme geçmeleriyle dakikalarca öterek bir dinleti sunar; mutlu dakikalar yaşatırlar bize. 

Kahverengiye çalan rengiyle farklı bir çeşit kumrular da birkaç metre yakınımızda, yerde yemler arar beslenirler.

Serçeler, ‘tıpış tıpış’ yürüyerek, sekerek dolaşırlar yerlerde. 

Hele baharın, yakınımızdaki elektrik direğinde yapmış oldukları yuvalarına eşler olarak ikili gelen leylekler, ikiyken dört olurlar sonra.  Yavrularını büyütür, “yuvadan uçurur”, güzün de kışlık ülkelerine dönerler ya! 

Yaz boyunca onlar da bize alışmış olmalarından olacak ki, temaşayla, güzel güzel seyredebileceğimiz yakınımıza gelirler, dolaşırlar. Yavrularının beyaz ve kara renkleri, eskimemiş olduğundan, ana-babaların beyazı ve karasından daha parlak, pırıl pırıldır. 

Kıyamazsın bakasın!

Mesele, hayvanların insanlardan gelecek tehlikeler karşısında kendilerini yeterli güvende hissedebilmeleriyle halloluyor.

Hayvanlar buna, yaşanmışlıkların sonuçlarıyla ulaşıyor, alışıyorlar…

Kediler de Ankara’da rahat. 

Adım başı kenarda, köşede görürsünüz. Evde, pencerede, bahçede, yol kenarında. 

Hepsi de tombul ve kocaman.  Suları, yemleri orada burada kendilerini bekler.

Daha çok kadınlar, kızlar oturur, kucaklarına alır, öper, koklar, okşar onları.

Bizim Malatya’da besilisi, tombulu çok az görülür.

Lokanta yakınlarında tek tük besiliye rastlanır.

O besililer, güçlü, kuvvetli olduklarından zayıfları korkutmuş olduklarından rahatlıkla onları kovar, önlerindeki yemi yerler. 

Evdekiler hariç, kedilerle insanlar arasında karşılıklı güven de Malatya’da henüz oluşmamış.

Kedi insandan, insan kediden korkar.

Üç dört gün önce bizim bir yakınımız bir çocuk, sokakta kedilere yem verirken, bir yemi, iki parmağıyla tutup kedinin ağzına uzatınca, kedi parmak arasındaki yemi pençesiyle vurup düşürmüş. Çocuğun bir parmağını tırnağıyla kan akacak derecede yaralamış. Bunun zerine hastaneye gidip birkaç kuduz iğnesi yaptırmak zorunda kalmış. 

Tırnaktan da kuduz mikrobu geçer mi? demeyin! 

Kedi, vücut temizliği yaparken, ayağını ağzına değdirmiş ve oradan kuduz mikrobu alarak bulaştırabilirmiş. 

Sağlık bu, ince düşünmek gerekir. 

Bir şey olmaz diyerek geçilemez.