Kendilerine vadedilen cehennemin inşasında hızlı olanlar, kendilerine vadedilen cennete hareket etmeyenler

Abone Ol

İSRAİL’İN VADEDİLEN CEHENNEMİ İNŞA AZMİ

İsrail, tarih boyunca zulümde, işgalde, gaspta ve insan hakları ihlalinde adeta kendisiyle yarışan bir zihniyeti temsil etti. Filistin topraklarında yaptıkları, sadece bir milletin işgal edilmesi değil; aynı zamanda insanlığın vicdanına vurulmuş ağır bir darbedir. İsrail’in bu pervasızlığı ve zulüm siyaseti, Kur’an’da bildirilen bir akıbetin ipuçlarını hatırlatıyor: “Her kim Allah’ın ayetlerine karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı çetin olandır.” (Al-i İmran, 4) Onlar adeta “vadedilen cehennem” için elinden geleni ardına koymuyorlar.

Ancak bu zulüm, sadece toprağı gasp etmekten ibaret değil. Çocukları öldürmekten çekinmeyen, hastaneleri ve okulları hedef alan bir anlayışla hareket ediyorlar. Adalet, insanlık ve barıştan söz etmeye en az layık olanların “medeniyet” adı altında işledikleri cinayetler, aslında kendi sonlarının hazırlığıdır. Bu zulmü ve azgınlığı görüp de ibret almayan her millet, aynı uçuruma doğru sürüklenir.

MÜSLÜMANLARIN CENNETE YÜRÜME İRADE EKSİKLİĞİ

Bir tarafta bu kadar kararlılıkla cehennem yolunda yürüyenler var, diğer tarafta ise cennetin vaadine rağmen yerinden kıpırdamayan Müslümanlar… Müslümanlar için vaad edilen cennet, sadece bir hayal veya gelecek tasviri değil; ahlaki bir çağrı ve sorumluluk bilincidir. Ne yazık ki ümmetin büyük bir kısmı, bu çağrıya cevap vermekten uzak bir atalete mahkûm olmuş durumda.

Günümüz Müslümanları namaz, infak, ahlak, dayanışma, adalet ve tebliğ görevlerini bir kenara bırakmış, dünyalık meselelerin peşinde kaybolmuş halde. İslam, sadece bireysel bir ibadetler bütünü değil; bir şahitlik sorumluluğudur: “Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız.” (Al-i İmran, 110) İşte bugün Müslümanların ayağa kalkması gereken nokta tam da budur. Sadece bireysel salih ameller değil, ümmet bilincinin yeniden inşası gerekmektedir.

İMTİHAN DÜNYASINDA İKİ KARŞIT CEPHE: ZULMÜN AZMİ VE ADALETİN TEMBELLİĞİ

İsrail ve Yahudi toplumu, ahir zamanda zulüm ve bozgunculukla anılan bir kavmi temsil ederken; Müslümanlar ise yeryüzünde adaletin ve rahmetin temsilcisi olmakla mükellef bir ümmettir. Ne var ki bugün manzara tam tersine dönmüş durumda: Zulüm cephesindekiler her gün daha örgütlü, daha disiplinli ve daha azimli çalışırken; adalet cephesini temsil etmesi gereken Müslümanlar, birbirleriyle uğraşmakta, kendilerini tembelliğe ve atalete teslim etmektedir. İki cephe de kendi vaad edilen akıbetine doğru ilerliyor: Biri cehennemi inşa ederken diğeri cenneti kazanmaya niyet bile etmiyor.

Bu tablo bize aslında insanlığın ortak bir imtihanını da hatırlatıyor: Kim neyi hedefliyorsa onun için çalışıyor ve Allah da herkese niyetinin karşılığını veriyor. Bugün Yahudiler zulmün inşasında gecesini gündüzüne katarken, Müslümanlar cenneti kazanmanın yolunu bilmesine rağmen o yolda yürümemeyi tercih ediyor. İki topluluğun bu hali, sadece kendi kaderlerini değil, insanlığın ortak vicdanını ve geleceğini de şekillendiriyor.

İMANIN KÜLFETİNİ TAŞIMAKTAN KAÇAN NESİL

Modern çağın Müslümanı, imanının külfetini taşımaktan korkar hale geldi. Cennet ucuz değil, ucuz da olmayacak. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ateş, şehvetlerle; cennet ise nefse zor gelen şeylerle kuşatılmıştır.” (Buhârî, Rikak, 28) Bu hadis-i şerif, aslında bugünün Müslümanına büyük bir uyarıdır: Cennet, rahatlık, rehavet, gevşeklik ve atalete batmış bir hayatın değil; çile, gayret, fedakârlık ve mücadeleyle yoğrulmuş bir hayatın ödülüdür.

Oysa Müslümanlar birbirinin arkasından dedikodu ile vakit öldürürken, ümmetin çocukları yetim, kadınları dul, toprakları işgal altındadır. İman etmek, sadece kalbinde bir duygu taşımak değil; elini taşın altına koymak, zulme karşı çıkmak, iyiliği hâkim kılmak için gayret etmektir. Şayet bugünkü Müslümanlar cenneti isterken bunun külfetini taşımaktan imtina ediyorsa, vaad edilen o güzel son onlara çok uzak olacaktır.

ÜMMETİN UYANIŞ ZORUNLULUĞU

Bugün Müslümanlar için asıl sorumluluk, “neden İsrail cehennem için bu kadar çalışıyor” sorusundan çok “biz neden cennet için hiçbir şey yapmıyoruz” sorusudur. Çünkü cennet, hazır bekleyen bir hediye değil; hak edilmesi gereken bir sonuçtur. Müslümanlar, inançlarının emrettiği gibi hareket etmeyi terk ettikçe, zulmün karşısında da zayıflar ve yok olmaya yüz tutarlar.

Ümmet, yeniden kendine gelmek zorundadır. İslam sadece bir kimlik değil; bir ahlak, bir eylem ve bir dava bilincidir. Namaz kılmak yetmez; adaleti de ikame etmek gerekir. Oruç tutmak yetmez; aç olan komşusunu da doyurmak gerekir. Hacca gitmek yetmez; adalet ve iyiliği yeryüzüne hâkim kılmaya çalışmak gerekir. Bu sorumluluğu üstlenmeyen bir ümmet, Kudüs’ü kaybettiği gibi Mekke’yi de kaybedecektir.

Kur’an, ümmetin kendisine net bir mesaj verir: “Şüphesiz Allah, bir kavmi değiştirmez; ta ki onlar kendilerini değiştirmedikçe.” (Ra’d, 11) Dolayısıyla kurtuluş reçetesi başkalarından gelmeyecek; Müslümanlar kendi iç muhasebesini yapacak, imanlarını yeniden amele tahvil edecek ve ancak o zaman Allah’ın yardımı gelecek

Sadece dua etmek değil; dua ile beraber çalışmak gerekir. Sadece şikâyet etmek değil; gayret ve mücadele gerekir. Müslümanlar tekrar şunu idrak etmelidir: Hakikat sadece bir bilgi değil, bir görevdir. Bu görev ihmal edildiği sürece Filistin kan ağlamaya, İslam coğrafyası kan ve gözyaşı ile anılmaya devam edecektir.

UNUTMAYIN,

Cennet kolay değil; ama cenneti isteyenin kolay bahaneleri olamaz.

SAYGILARIMLA!