Kaybeden onlar oldu

Abone Ol

CHP’deyken, ara sıra bir gazetede yazı yazan bir partili, yazılarında bana olmadık iftiralarda bulunuyor; mezhepçilik yaptığımı yazıyordu.

İftiraları bu yöndeydi.

Beni başka türlü yenemiyorlardı.

Yaptığım, ettiğim, her şeyim ortadaydı çünkü.

Partide, bu tür düşünüşler, davranışlar içinde olabilecek en son kişi bendim belki.

Erinmeyip, zaman ayırıp, emek harcayıp açıklamalar gönderdim.

Hiçbirini kale almadı.

Geçtiğimiz Temmuz’da yapılan Arguvan Festivaline gitmiştik eşimle.

Oradan bir fotoğraf paylaşmıştım sosyal medyada.

Baktım fotoğrafın altındaki yorumlar içinde bunun da yorumu vardı.

Yıllar sonra ne yazmıştı biliyor musunuz?

“CHP ve AKP senin değerini bilmedi ya, kaybeden onlar oldu!!!”

Yazdığı aynen buydu…

Battalgazi Merkez İlçe Başkanıyken, gezilere, ziyaretlere gidip gelirken namazımı kazaya bırakmamak için, yoluma çıkan camilere gider bekletmemem için farzlarını kılardım.

Arkadaşlar da cami lavabolarından yararlanırdı. Bir arkadaş,

-Valla başkanım, en sonunda bizi de camiye sokacaksın diyerek şaka yapmıştı.

Yönetim Kurulu üye arkadaşlarımı öz kardeşim gibi severdim.

Ramazan geldiğinde, İlçede çalışan hanıma,

-Ramazan’dan önce nasılsa, şimdi de aynısı devam edecek dedim.

Arkadaşlar, eşimle bana ve hepimize iftar programı yaptılar.

Benim yanımda, kimse kimsenin arkasından konuşamazdı.

Bir süre sonra, kullanılmaya uygun olanlar veya bunun için özel olarak yönetime sokulanlar farklı bir kimliğe bürünmeye başladılar.

Bir taziye ziyaretine gidiyorduk.

Araçta bulunan iki arkadaş, yönetimden birileri hakkında konuşmaya başladılar.

-Arkadaşlar susun, böyle konuşmalar yapmayın dedim.

-Başkanım mezhepçilik yapıyorlar deyip sustular.

-Bir daha böyle laflar duymayayım dedim.

Bunu diyenlerin biri Alevi, biri Sünni’ydi.

Gazeteciler Günü nedeniyle televizyonları, gazeteleri ziyaret etmiştik.

Dolduruşa uygun bir YK üyesi,

-Niye sadece sağcı gazetelere, televizyonlara gidiyorsun? Niye şu gazeteye, bu televizyona gitmiyorsun? demesin mi…

Dediği gazeteyi biz kurmuştuk, dediği televizyonun sürekli konuğuydum.

İkisi de çoktan kapanmıştı.

Arkadaş bunlardan habersizdi, fişek gibi doldurulup bana sıkılıyordu.

Yönetimden bir iki kişi iyicene azıtmıştı artık.

Emir büyük yerden gelmişti çünkü.

Başkan seçildikten sonra ilk toplantımızda, İl Başkanlığı Binasında olan İlçe Başkanlığımızı,

-Bir tabelamız, bir kapımız daha olsun ve de içgüveyi oturulmasın diye ana caddede bir yere taşıma kararı aldık.

O zaman, Büyükşehrin iki merkez ilçesinin büyüğü bizdik. 220 bin nüfusu vardı o zaman.

Ben zaten adaylık önerisini de kabul etmiyordum. Çok ısrar edildi.

Nüfusu 22 ilden büyük dendi.

Ben de, Parti Tüzüğünü okudum, ilçe başkanlığıyla arasında sadece iki fark olduğunu gördüm.

Biri, büyük çapta bir organizasyon yapılacaksa, bir de İlçe Başkanlığının bir şubesi açılacaksa il başkanlığından izin alınması gerekiyordu.

Diğer hususlar il başkanıyla aynıydı.

Bundan dolayı kabul ettim.

Bu şartlarda, ilimize, vatandaşlarımıza hizmet edebilirim diye kabul ettim.

İlk gittiğimiz sorun yeri olan Venk’te, basınımıza,

-Nerede bir sorun varsa, cankurtaran hızıyla orada olacağız dedim.

En merkezi yerde, arka bahçesi de olan güzel bir daireyi tuttuk.

Orası, düğün evi gibi yoğundu. Giren, çıkan bellisizdi. Arkadaşlara,

-Bu kapıdan giren her kimse, elektrikçi, sucuysa da başımızın üstünde yeri olacak dedim.

Yine arkadaşlara,

-Kimseden yardım istemeyeceksiniz, almayacaksınız. İhtiyaç olursa ben vereceğim dedim.

Baro Başkanlığımda da söylediğim gibi burada da,

-Satın alınan hiçbir mal ve hizmete ödediğimiz paranın üstünde bir fatura almayacağız. Neyse o olacak dedim.

Genel Merkezden bir ödenek geliyordu.

Bir de şunu diyeyim, her nasılsa, Malatya’da bir tek bizim hesaplarımız, faturalarımız Genel Merkezce incelemeye alındı.

İnceleme bittikten sonra da, telefon açılarak, mali işlerin profesyonelce yapılmış olmasından dolayı teşekkür edildi, bunu sayman arkadaşa da bildirmem söylendi.  

Hep sahadaydık.

Gittiğimiz yere basın mensubu arkadaşlarımızı da götürüyorduk.

Gittiğimiz yerdeki vatandaşlarımızın sorunu, çözüm önerimizi ve talebimizi kamuoyuna duyuruyor, ayrıca mahkemeye dava dilekçesi yazar gibi ilgili kuruma da dilekçe yazıp meseleyi anlatıyordum.

Hemen hepsine yanıt geliyordu.

Onu da basınımızla paylaşıyordum.

Sorun yerine vatandaşla tokalaşırken, kucaklaşırken, yaşlı bir kimsenin elini öperken, bir çocuğu kucağımıza alırken fotoğraf çektirmek için, yani şekilden ibaret gitmiyorduk, iş yapmak için gidiyorduk.

Bu şekilde birçok sorunun çözümüne vesile olduk.

Doğruluğun, dürüstlüğün, çalışkanlığın, işçiliğin bir yerde şanı, şöhreti, yalanı, dolanı yeneceği hakikati belirmeye başlayınca, yol yakınken, o tutma YK üyeleri harekete geçirildi.

Sonraki yönetimlerde de bu tutmaların hep listelerde yer aldığını gördüm.

Biz de, referandumda, saat 16’da oy verme bitip, sandıklar diğer illerdeki saat 17’yi beklemek için kapatılınca, yani bir oy bile sayılmadan, evime gidip, bir ay kadar önce vermiş olduğum, ailem dışında kimsenin bilmediği istifa kararımı yerine getirdim; o sırada yazdığım istifa dilekçemi basınımıza, İl Başkanına gönderdim.

Telefonum çaldı,

-Abi geri al, geri al. Yarın Yeni Akit, Yeni Şafak yazar denildi.

-Ok yaydan çıktı dedim.

Yeni Akit de, Yeni Şafak da yazdı; daha doğrusu yazmayan yerel, ulusal kalmadı.