TARİHİN TEKRARI DEĞİL, TEFEKKÜRÜ OLSUN
Tarih bize çok kez şunu gösterdi: İslam coğrafyasında zulme göz yuman, er ya da geç o zulmün altında ezilir. Emevîlerin sarayında başlatılan ihtişam yarışının sonunda nasıl Abbasîler’in eliyle yıkıldığını, Memlûklerin iç çekişmeler yüzünden nasıl Moğol kılıcına yem olduğunu, Safevîler ile Osmanlı arasındaki mezhep savaşlarının nasıl İslam ümmetini asırlara yayılan bir bölünmeye sürüklediğini iyi biliriz. Bugün hâlâ aynı yanlışı, aynı kör dövüşünü izliyoruz. Mezhepler üzerinden yürütülen vekalet savaşları, aslında zalimlere alan açmaktan başka bir işe yaramıyor. Erdoğan’ın “şapkayı, sarığı, kavuğu önümüze koyma” çağrısı tam da bu bağlamda, bir silkiniş, bir iç muhasebe çağrısıdır.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” (Ahzâb, 70) ayeti tam burada devreye giriyor. Çünkü hakikati haykırmak, sadece düşmana karşı değil; dost bildiklerimize karşı da yapılması gereken bir görevdir. İran’ın yıllardır yürüttüğü yayılmacı ve mezhepçi politikalar, sadece İsrail’in değil, Batı’nın da işine geldi. Çünkü ümmetin parçalanmışlığı, siyonizmin en büyük güvencesi oldu. Ne zaman ki bir İslam ülkesi ayağa kalkmaya niyetlendi, önce kendi kardeşi tarafından engellendi. Bu, tarihte de böyleydi; bugünde değişmedi.
Bugün Gazze’de yaşanan vahşet, sadece İsrail’in acımasızlığıyla değil, İslam dünyasının iç çatışmalarıyla da doğrudan ilgilidir. Gazze yanarken Lübnan’da Hizbullah’ın, Yemen’de Husi’lerin, Suriye’de Esed’in hâlâ dirlik içinde durabiliyor olması, ümmetin ortak tepkisizliğinin göstergesidir. Halep yakılırken sessiz kalanlar, şimdi Gazze ağlarken timsah gözyaşları dökmesin.
İRAN’IN BÜYÜK YANILGISI: MEZHEPÇİLİK ADINA ZULME ORTAKLIK
İran, Suriye savaşında yaptığı tercihle hem bölgenin haritasını hem de kendisinin ahlaki konumunu değiştirdi. Arap Baharı’nı Arap Kışı’na çevirenlerin en önünde yer aldı. Oysa ki İran, İmam Humeyni’nin devrimiyle “mazlumların yanında yer alma” iddiasıyla yola çıkmış bir ülkeydi. Fakat bu iddia, zamanla mezhepsel bir taassuba dönüştü. Şam’da kendi halkını bombalayan bir diktatörü savunmak, Humeyni’nin “ne doğu, ne batı, sadece İslam” şiarıyla örtüşür müydü? Hayır. Lakin İran, bunu yaptı. Esed’i, sadece bir müttefik değil; bir cephe olarak gördü. Şam düştüğünde Tahran’ın düşeceğini düşündü ve gözünü kapatıp halk katliamlarına ortak oldu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu politikalara açıkça itiraz etti. “Benim dinim İslam’dır, mezhebim değil!” diyerek çok net bir duruş ortaya koydu. Ne var ki İran, bu uyarıyı dikkate almak yerine Türkiye’yi dışlamayı tercih etti. Esasen mesele; bir stratejik ortaklık değil, bir ahlakî duruştur. Zira İslam ahlâkı, zulme destek olanı da zalim sayar. “Zulme rıza, zulümdür” der Hz. Ali. Ve ne acıdır ki İran, Esed’e rıza göstererek, milyonların vebaline ortak oldu.
Yakın tarihten bir örnek: İran’ın desteklediği milis gruplar, 2016 yılında Halep’in doğusunda halk tahliye edilirken konvoyları bombaladı. Uluslararası ajanslar bu saldırıları “rejim destekçisi gruplar” olarak raporladı. Oysa İran bu saldırıların arkasında kimin olduğunu çok iyi biliyordu. Bu suskunluklar, zamanla büyük veballere dönüştü.
İSRAİL’E ZEMİN HAZIRLAYANLAR: İKİYÜZLÜLÜKLE BESLENEN COĞRAFYALAR
İsrail, Arap Baharı başladığında en çok korkan ülkelerden biri oldu. Çünkü Ortadoğu halklarının kendi kaderine sahip çıkması demek, İsrail’in “düşmanları böl, yönet” stratejisinin çökmesi anlamına geliyordu. Ancak korkuları kısa sürdü. İran, Körfez ülkeleri ve bazı Batılı devletler kendi korkuları yüzünden Arap halklarının taleplerine karşı birleştiler. Ve ortaya ne çıktı? Devlet terörüyle yönetilen, mezhepçilikle boğulan, vekalet savaşlarıyla harabeye dönen bir coğrafya!
İsrail’in en büyük kazancı, kendi etrafında barut fıçısı haline gelen Arap ülkeleridir. Bugün Gazze bombalanırken ses çıkarmayanlar; dün Suriye’de, Yemen’de, Irak’ta akan kanı da seyredenlerdir. Erdoğan’ın sözleri işte bu iki yüzlü sessizliğe bir isyandır. Sarığı, kavuğu olanlar yani sözüm ona İslam’ın temsilcileri; eğer gerçekten imanla, vicdanla hareket ediyor olsalardı, bugün Gazze bu halde olmazdı. O yüzden Erdoğan’ın çağrısı, sadece siyasi değil; vicdani ve ilkeseldir. Sarık, kavuk sadece başı süslemek için değil; aklı ve yüreği korumak için takılır.
Bugün birçok İslam ülkesinde cami minberlerinden “Filistin için dua edelim” deniyor. Ama bu duaların gerçek bir karşılığı olması için, önce mezhepçiliği değil ümmeti; petrolü değil şerefi; korkuyu değil cesareti öncelemek gerekir. Gazze sadece İsrail’in değil, İslam dünyasının ortak utancıdır.
YENİ BİR LİDERLİK ANLAYIŞI: AHLAKİ VE STRATEJİK BİRLİK
Erdoğan’ın çağrısı, bu anlamda sadece bir “silkelenme” değil, aynı zamanda bir liderlik modelidir. Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı adımlar, sadece askeri güç değil; özgüven göstergesidir. Ancak bu özgüvenin asıl anlamı, “saldırmak” değil, “siper olmak”tır. Türkiye, Gazze için insani yardım yollarken, aynı zamanda Batı’ya karşı diplomatik baskı kurmaya çalışıyor. Bu hem ahlakî hem stratejik bir duruştur.
Tarihten örnekle: Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü fethettiğinde, ne Haçlıların kiliselerine dokundu ne de sivillere zarar verdi. Çünkü liderlik sadece toprak almak değil; kalpleri de kazanmaktır. Bugün İslam dünyası, böyle bir liderliğe muhtaçtır. Erdoğan’ın duruşu, bu anlamda ümmetin uyanışında kıvılcım olabilir. Ancak bu kıvılcımın büyümesi için İran gibi ülkelerin artık kendi çıkarlarını değil, ümmetin birliğini öncelemesi gerekir.
BİR KENDİNE GELİŞ, BİR YENİDEN BİRLEŞİŞ
Artık bu coğrafyanın hiçbir bahanesi kalmadı. İran da, Suud da, Türkiye de, Katar da bilmelidir ki, parçalanmış bir ümmet, yalnızca zalimin işine yarar. İran’ın, Şam’da, Beyrut’ta, Sana’da, Bağdat’ta kurduğu vekil yapılar; bir gün kendisine dönecek olan birer bumerangtır. Çünkü zulmün olduğu yerde, adaletin eli her zaman uzanacaktır. Türkiye bugün askeri caydırıcılık kadar, ahlaki liderlik de üstlenmektedir. Erdoğan’ın çağrısı bu nedenle sadece siyasi bir beyan değil; İslam dünyasının içine dönük bir silkelenme çağrısıdır.
Bu çağrıya kulak verilmeli. Çünkü bölge artık yeni bir kavşağa doğru ilerliyor. Ya birleşilecek ve ümmet yeniden dirilecek, ya da her ülke, kendi cehennemini kendi eliyle inşa etmeye devam edecek. İran, eğer gerçekten bu halkların dostuysa; Esed gibi katillerden desteğini çekecek, Yemen’de çocukların açlıktan ölmesine neden olan savaş politikalarına son verecek, Lübnan’da barutla beslenen yapıları sivil siyasete evirmenin yollarını arayacaktır.
Ümmetin imanı, kavukla değil; adaletle ölçülür. Mezhep değil; merhamet öne çıkarılmalıdır. Sarıklar, şapkalar, kavuklar artık öne konulmalı ve “biz ne yaptık?” diye sorulmalıdır. Çünkü artık İsrail’e karşı birlik değilse, en azından vicdanî bir dayanışma kurulamıyorsa; bu coğrafya, tarihi boyunca yaşadığı en ağır utançla yüzleşecektir. O yüzden artık İslam ülkeleri kendine gelmelidir. Geç olmadan.
UNUTULMAMALIDIR Kİ,
“Başındaki kavuk seni değil; kalbindeki adalet ümmeti kurtarır.”