Kamu malına uzanan eller ve Diyanet'in geç gelmiş hutbesi

Abone Ol

BİR HUTBEDEN MANİFESTOYA

Geçtiğimiz Cuma günü, Türkiye genelindeki camilerde okunan hutbe, sadece bir vaaz değil; aynı zamanda kamu vicdanında birikmiş öfkenin, adalet arayışının ve dinî duyarlılığın gecikmiş bir yankısıydı. Diyanet İşleri Başkanlığı, belki de uzun zamandır ilk defa, doğrudan kamu malı hırsızlığını, yolsuzluğu, torpili, rüşveti, vergi kaçırmayı ve sosyal yardımlardaki sahtekârlıkları dile getirdi.

Bu hutbeyi kaleme alanlardan, yayınlanmasını sağlayanlara kadar emeği geçen herkesi tebrik etmek gerekir. Ancak insanın aklına bir soru da takılmadan edemiyor: Bu hutbe neden bu kadar gecikti? Yıllardır devletin birçok kademesinde, özellikle de bir kısım belediyelerde pervasızca sürdürülen kamu kaynaklarının talanı, neden şimdi dile getirildi?

Eğer Diyanet İşleri Başkanlığı bile böyle bir hutbe yayınlama gereği duyduysa, ortada artık gizlenemeyecek bir toplumsal çürüme, sistemsel bir yozlaşma ve ahlaki bir iflas var demektir.

KAMU MALI: SADECE DEVLETİN DEĞİL, ALLAH’IN EMANETİ

Kamu malı, sadece devletin kasası, belediyenin deposu, derneğin arsası değildir. Kamu malı, Kur’an’da “Hukukullah” yani Allah’ın hakkı olarak tanımlanmıştır. Bir toplumun ortak emeğinden, vergisinden, dualarından ve umutlarından oluşur. Bu nedenle kamu malına el uzatmak, yalnızca hırsızlık değil, emanete ihanettir.
Kur’an-ı Kerim, “…Kim kamu malına ihanet ederse, kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı, boynuna asılı olarak gelir.” (Âl-i İmrân, 161) buyurur. Bu ayet, sadece bireysel ahlak değil; kamu görevi yürüten herkes için bir ilahi uyarıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) ise Hayber günü şehit olduğu zannedilen bir sahabe hakkında şöyle buyurur:

“Hayır! Ben onu kamu malından çaldığı bir hırka ile cehennemde gördüm.”

Bu, kamu malına uzanan elin, şehadet mertebesini bile gölgeleyebileceğini gösteren dehşetli bir hadistir.

YOLSUZLUK BİR HAK İHLALİDİR, ZULÜMDÜR

Yolsuzluk, sadece hukuka değil; doğrudan adalet terazisine darbedir. Birinin hakkını, diğerine rüşvetle vermektir. Belediyelerdeki ihalelerden kamu arazilerinin parsellenmesine kadar uzanan bu sistematik sömürü, toplumda öfke biriktirir, güveni yok eder, ümidi tüketir.

Kamu görevlisinin çalışma saatinde şahsi işlerini yapması, kamu imkânlarını akrabasına tahsis etmesi, eş dost torpiliyle kadro dağıtması da bu zulmün farklı boyutlarıdır.

Bir kişilik iş için üç kişiyi işe almak, belediye araçlarını kişisel işlerde kullanmak, bütçeyi “gider göstererek” boşaltmak, hak sahiplerini mağdur ederek nimeti zulme dönüştürmektir.

Bu hususta Hz. Peygamber’in uyarısı nettir:

“Bir kimseyi bir işe görevlendirip yaptığı işin karşılığı olarak ona bir ücret verdiysek, onun bu ücret dışında alacağı her şey emanete hıyanettir.” (Ebû Dâvûd, Harâc, 4)

RÜŞVET: ALLAH’IN LANETİYLE KAYITLI BİR SUÇ

Rüşvet; İslam’da sadece haram değil, aynı zamanda Allah’ın lanet ettiği bir fiildir.

“Allah, rüşvet vereni de alanı da lanetlemiştir.” (Tirmizî, Ahkâm, 9)

Bir memurun görevini yapması karşılığında para alması, işi öne çekmesi için bahşiş istemesi, kamu görevi yürüten birinin iş yapma karşılığında zarf beklemesi, toplumun vicdanında yara açar. Bu yara büyüdükçe insanlar adalete değil, torpile, liyakate değil, iltişafa güven duymaya başlar.

İşte o zaman milletin çocukları umutlarını kaybeder, kamu kurumları itibarsızlaşır ve devletin temelleri sarsılır.

SOSYAL YARDIM SİSTEMİNE SİNSİ TUZAKLAR

Hutbede en dikkat çekici bölümlerden biri de sosyal yardımların istismarıydı.

İhtiyacı olmadığı hâlde yardım almak, boşanmış gibi görünerek maaş almak, evrakta sahtecilik yaparak devletten para koparmak, sadece ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda kul hakkının gaspıdır.

Bir yandan gerçekten yardıma muhtaç insanlar açlıkla, çaresizlikle boğuşurken; diğer yanda hak etmediği hâlde sosyal destek alanlar, kul hakkını adeta bir gelir kapısı hâline getirmiştir.

Kur’an-ı Kerim, bu tür sahtekârlıkları “zulüm” olarak niteler. Çünkü başkasının hakkına göz dikmek, sadece bireysel bir hırs değil; sistemsel bir çürümeye hizmet etmektir.

KANUNİ BOŞLUKLARLA VURGUN YAPAN MAFYAZİHNİYETİ

Gayrimenkul mafyalarının belediyelerle el ele vererek, parsel oyunlarıyla kamu arazilerini ele geçirdiği bir dönemde yaşıyoruz. Sahte evrakla tapu çıkarmak, değerli arsaları “tarla” diye gösterip sonra imara açtırmak, sadece dünyalık bir kazanç değil, cehenneme bilet kesmektir.

Bir karış toprağın bile hesabının sorulacağı bir mahşere doğru gidiyoruz.

“Hiç kimse hakkı olmayan bir karış toprağı bile almasın! Eğer alırsa, kıyamet gününde Allah yedi kat yeri onun boynuna dolar.” (Buhârî, Mezâlim, 10)

Bugün şatafat içinde yaşayan kimi müteahhitlerin, siyasilere yakın bazı çevrelerin, garibanın mezar yeri kadar arsasını çalanların yarın hangi yüzle Allah’ın huzuruna çıkacağını vicdan taşıyan herkes düşünmelidir.

GÖREVİNİ YAPMAYAN KAMU GÖREVLİSİ: SESSİZ ZULMÜN ORTAĞI

Kamu hakkını korumakla görevli olanların bu sorumluluğu ihmal etmesi, suistimalleri görmezden gelmesi veya sessiz kalması; hukukî, cezai ve dinî açıdan ağır bir sorumluluktur. Anayasa’nın 129. maddesine göre kamu görevlileri görevlerini tarafsızlık ve dürüstlükle yerine getirmek zorundadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu ise açıkça, görevi ihmalin disiplin cezası doğuracağını belirtir. Görevini ihmal eden bir kamu görevlisi hakkında ceza hukukuna göre “görevi kötüye kullanma” (TCK m. 257) suçu işlenmiş olur ve bu suça verilecek ceza hapis cezasıdır.

Cezai yaptırım kadar önemli olan bir diğer boyut da dinî sorumluluktur. Kur’an-ı Kerim, “…Şüphesiz ki Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisâ, 58) buyurarak, görevi ihmal edenlerin hem emanet ihlali hem de adaletsizlik suçu işlediğini bildirir. Bu da onları sadece hukuken değil, ahirette de mesul kılar. Allah Resûlü (s.a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Kıyamet gününde her yönetici, yönettiklerinden sorumludur.”

Toplumun bozulmasında en büyük vebal, iyiliği emretmesi ve kötülüğe engel olması gereken kişilerin suskunluğudur. Bir zabıta memuru kaçak yapıyı görüp göz yumuyorsa, bir öğretmen torpil belgesine imza atıyorsa, bir müfettiş rüşvetle rapor yazıyorsa, sadece o kişiler değil; kurumlar, sistem ve millet zarar görür. Bu tür suskunluklar da açık bir zulümdür ve zalime destek anlamı taşır.

HUTBE BİR BAŞLANGIÇ OLSUN, SUSKUNLUK BİTSİN

Bu hutbe, belki de yıllardır Diyanet’ten beklediğimiz en net, en açık, en vurucu çağrıydı. Ama tek başına yeterli değildir. Çünkü kamu hakkına uzanan eller sadece hutbe ile değil, helal maaşla, dürüst denetimle, adaletle durdurulabilir.

Devletin ve milletin bütün kurumları, artık bu talan düzenine karşı net bir duruş sergilemelidir. Hukuk mekanizması, ayırım gözetmeden işlemelidir. Siyasiler, kendi akrabalarını değil; halkı düşünmelidir. Diyanet ise bu duyarlılığı sadece bir haftaya değil, her hutbeye taşımalıdır.

Toplumun her ferdi, kamu hakkına riayet konusunda kendi evinin önünü süpürmeye başlamalıdır. Komşunun tarlasını çalmadan, devletin imkanına göz dikmeden, devlete değil Allah’a hesap vereceğini düşünerek yaşamalıdır.

Çünkü kul hakkı affedilmez. Çünkü kamu hakkı, Allah’ın emanetidir.

UNUTULMAMALIDIR Kİ,

“Bir toplumu yıkan savaşlar değil, suskun yüreklerdir.

Kamu malı talanına sessiz kalan, ihanete ortak olur.

Adalet, bir hutbe değil, bir yaşam biçimi olmalıdır.

Hakkı korumayan, hak ettiğiyle yargılanacaktır.”

SAYGILARIMLA!