Bir ortama giriyorsun…
Kalabalık seni karşılıyor. Ses var, hareket var, hayat var gibi. Her yer dolu.
Ama bir şey eksik: gerçek bir temas.
İnsanlar yan yana ama birbirine bile bakmıyor. Aynı anın içinde değiller. Aralarında görünmeyen duvarlar var; bakışlar kesişmiyor, cümleler yerini bulmuyor. Herkes elindeki küçük ekrana sığınmış, başka hayatlara kaymış.
Bedenler aynı yerde…
Ama zihinler çoktan dağılmış.
Ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden?
Eskiden sohbetler vardı. Bölünmeyen, yarım kalmayan, bir bildirim sesiyle kesilmeyen sohbetler… İnsanlar birbirinin yüzüne bakarak konuşurdu. Bir cümle kurulurken diğeri gerçekten dinlerdi. Şimdi ise konuşmalar aceleyle kuruluyor, dikkat hızla dağılıyor, anlam yolda kayboluyor.
Kimse uzun uzun dinlemiyor artık.
Kimse birinin cümlesinde kalmıyor.
Kimse bir duygunun içinde durmuyor.
Her şey hızlı, her şey yüzeyde.
Ve en tehlikelisi: herkes bunu normal sanıyor.
Bir ortamda birkaç kişi bir arada. Sessizlik var. Ama bu sessizlik huzurdan değil; kopukluktan. Herkes kendi küçük dünyasında, kendi yalnızlığının içinde. O an kimse fark etmese de aslında herkes eksik.
Üstelik bu yalnızlık görünmüyor.
Fotoğraflar çekiliyor, gülüşler paylaşılıyor, “ne güzel an”lar yazılıyor. Ama o karelerin içinde eksik olan bir şey var: gerçeklik. Çünkü biz artık anı yaşamıyoruz; anı göstermeye çalışıyoruz.
Birlikteyiz ama bağlı değiliz.
Konuşuyoruz ama duymuyoruz.
Bakıyoruz ama görmüyoruz.
Kalabalıkların ortasında büyüyen bu sessiz yalnızlık, fark edilmeden hayatın içine yerleşiyor.
Ve belki de en acısı şu:
Biz, yalnız kalmaktan korkarken…
Birlikteyken bile yalnız kalmaya alıştık
Üstelik bu sadece bir anla sınırlı da değil.
Evlerde de böyleyiz artık.
Aynı koltukta oturup başka hayatlara bakıyoruz.
Aynı çatı altında, birbirimize değil ekranlara dönüyoruz.
Yemek masalarında…
Tabaklar dolu ama cümleler eksik.
Sorular soruluyor ama cevaplar yüzeyde kalıyor.
Yollarda, bekleme salonlarında, iş yerlerinde…
Hatta en özel anlarda bile.
Bir doğum gününde herkes pastayı değil, çekilecek fotoğrafı düşünüyor.
Bir buluşmada söylenen sözler değil, paylaşılacak kareler önem kazanıyor.
Hayatın her yerine yayılan aynı sessiz kopukluk:
Yan yanayız…
Ama temas etmiyoruz.
Oysa insan, en çok başka bir insanda tamamlanır.
Bir bakışta anlaşılmak,
bir cümlede tutulmak,
bir sessizlikte bile yalnız hissetmemek için…
Ama biz,
en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyi
en çok ihmal eder olduk.
⸻
Ve yine de…
Her şey tamamen kaybolmuş değil.
Belki de ihtiyacımız olan şey büyük değişimler değil;
küçük, samimi geri dönüşler.
Bir cümlede kalabilmek.
Bir bakışı kaçırmamak.
Birinin sesini gerçekten duyabilmek.
Çünkü temas hâlâ mümkün.
Gerçek bağ hâlâ kurulabilir.
Ama bunun için önce yavaşlamayı,
sonra da gerçekten orada olmayı seçmemiz gerekiyor.
Yoksa…
Bir gün aynı ortamda bulunduğumuz insanları hatırlayacağız,
ama ne konuştuklarını değil.
Gözlerine baktık mı, onu da hatırlamayacağız.
Sadece şunu bileceğiz:
Bir zamanlar birlikteydik.
Ama….
Hiç birbirimize değmemiştik.