İSTANBUL YOLCUSU

Abone Ol

Yağız Anadolu delikanlısı aldığı bileti son bir kez kontrol ettikten sonra, 21. perona doğru yöneldi. Otobüs perona henüz yanaşmamıştı.

Elleri cebinde bir süre etrafındaki yolculara baktı, ne çok insan vardı gurbete giden, niye gidiyorlardı acaba?

Onlar da mı İstanbul 'u mesken tutmaya gidiyorlardı. İçini bir hüzün kapladı; aklına anası, babası, doğup büyüdüğü topraklar, yavuklusu Ayşe geldi. "İstanbul yolcusu kalmasın" diyen anonsla kendine geldi. Üşüdüğünü hissetti, hızla otobüsün olduğu yere geçti, bilet numarasına şöyle bir göz atıp yerine oturdu.

Otobüsün içi oldukça sıcaktı ama içinin ürpermesi hala geçmemişti. Hasta mı oluyordu yoksa? “Sakın!” dedi kendi kendine “hastalığın sırası değil!” Bakacak kimsesi olmayanların hasta olmaya haklarının olmadığını düşündü. Arabesk müziğin uyuşturucu etkisiyle dalmıştı, kısa süre sonra derin bir uykuya daldı...

Muavinin "çay molası "anonsu ile kendine geldi. Otobüs tekrar hareket ettiğinde saat gece yarısını çoktan geçmiş, yolcuların çoğu derin bir uykuya dalmıştı. Üşümesinin geçtiğini fark etti, bu iyiye işaretti.

Derin bir iç çekti, babasının genç yaşta trafik kazasında ölümünü hatırladı. Aslan gibi babayiğit bir adamdı babası. Nasıl çarpmıştı o sarhoş herif durakta otobüs bekleyen babasına; hala aklı almıyordu. Babasız kalmanın kendinde açtığı yaraları düşündü, dul bir kadınla, küçük bir çocuğun bu acımasız insanların dünyasında nasıl bir yeri olabilirdi ki?

Annesine uzanan kötü niyetli bakışlar aklına geldi, ah biraz daha büyük olsaydım dediği günler film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Annesinin bütün sevgisini, benliğini, kendine verdiğini, bütün ümidinin oğlunun okuyup büyük adam olmasında yattığını hatırladı...

Güneş doğmak üzereydi, ortalık yavaş yavaş aydınlanmaya, gün ışımaya başlamıştı. Yanındaki yolcunun omzuna düşen kafasını kaldırdıktan sonra, annesinin kendisi için yaptığı fedakarlıkları hatırladı, gözleri doldu. Tek amacının anacığını rahat ettirmek için her şeyi yapmak olduğunu düşündü. Fakat bunlara fırsatının olamayacağını hiç hesap edememişti. Anacığının amansız bir hastalığa yakalanacağını ve kısa bir süre sonrada bu dünyadan göçüp gideceğini hesaplamamıştı.

Bütün dünya üstüne geliyordu, felaket felaket üstüne gelmiş dünyası kararmıştı.

Liseden sonra okuyamamış, birkaç iş değiştirmiş, bir türlü başarılı olamamıştı.

Anacığına verdiği, büyük adam olma sözü geldi aklına; bunun bir tek yolu var diye düşündü; İstanbul'a gitmek...

Otobüsün kornası kendine getirdi, perona yanaşırken inmek için çoktan hazırlanmıştı bile. Gelmişti işte, büyük adam hedefini gerçekleştirmek için olması gereken yerdeydi.

Taşı toprağı altın denilen şehirdeydi...

İstanbul, pırıl pırıl bir genci daha mı yutacaktı acaba? Bir kişilik daha mı yok olacaktı? Yoksa Kahramanımız mı İstanbul'u yenecek hedefine ulaşacaktı?