İstanbul depremi

Abone Ol

UYARILDILAR, UYANMADILAR, SONUNU KENDİLERİ HAZIRLADILAR

Gün geldi, korkulan oldu.

Yıllardır yazıldı, çizildi, söylendi: “İstanbul büyük bir depreme hazırlanmalı.”

Ama ne oldu?

Kentsel dönüşüm lafta kaldı, icraatlar yandaşa aktı.

Ve şimdi… İstanbul’da binalar değil ama umutlar yıkıldı.

Ve şimdi… Yüreğimiz yıkıldı.

BU DEPREM, SADECE YERİ DEĞİL, VİCDANLARI DA SALLADI

İstanbul’da beklenen büyük deprem gerçekleşti.

Dualarımız bir ağızdan yükseldi: Allah beterinden saklasın, geçmiş olsun Türkiye’m, İstanbul’um.

Evet, belki büyük bir felaketin eşiğinden döndük. Belki hasar düşündüğümüzden az, belki can kaybı yok…

Ama bu “şükür” hali, ihmalleri perdeleyemez.

Bu “ucuz atlattık” sevinci, yıllardır süregelen vurdumduymazlığı aklayamaz.

Çünkü İstanbul bu hale göz göre göre geldi.

Çünkü bu ülke 6 Şubat 2023’te iki büyük deprem yaşadı ve hâlâ tedbir almadıysa, bu kader değil, ihmaldir.

Çünkü aynı şeyleri tekrar yaşamak zorunda kalan bir milletin suçu, sadece yönetenlerde değil, sessiz kalanlardadır da.

KENTSEL DÖNÜŞÜM DEDİLER, YANDAŞ DÖNÜŞTÜ

Dile kolay: 560 milyar Türk Lirası.

Bu para, İstanbul’un en az yarısını yeniden ayağa kaldıracak güçteydi.

Ama o para, birilerinin ceplerinde kayboldu.

İhaleler hep aynı adreslere, hep aynı “dost” şirketlere gitti.

Kentsel dönüşüm, rantsal dönüşüme evrildi.

Evler sağlamlaşmadı, betonlar şişti.

Depreme dayanıklı konutlar değil, reklam panoları üretildi.

Ve bu şehir, belki de son uyarısını yaşadı.

HER BURNUN KANAMASI, BİZİM VİCDANIMIZA SAPLANAN BİR BIÇAK

Bugün İstanbul’da bir tek kişinin bile burnu kanadıysa, sorumlusu biziz.

Bir tek çocuk çadırda sabahladıysa, biz suçluyuz.

Bir tek yaşlı kadın, hasar gören evinin yanı başında gözyaşı döktüyse, bunun vebali hepimizin omuzundadır.

Ben bir Malatyalı olarak, 6 Şubat’ı en ağır yaşayanlardan biri olarak biliyorum o çaresizliği…

Bir gecede evsiz kalmanın ne demek olduğunu…

Bir çadırın içinde geleceği düşünmenin nasıl bir acı olduğunu…

Şimdi İstanbul için de içim yanıyor, yüreğim titriyor.

Ve diyorum ki: Yapmamalıydık.

Onlar da biliyordu, biz de biliyorduk.

Ama bilmek yetmedi, uygulamadık.

“HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” DEDİLER, AMA İSTANBUL O GÜZELLİĞİ GÖREMEDİ

“Her şey çok güzel olacak” cümlesi, bir dönemin umut cümlesi olarak sunuldu İstanbullulara; yorgun zihinlere serin bir esinti, kalplere yeniden bir diriliş sözüydü belki. Ama bugün İstanbul’a bakan gözler, bu sözü doğrulayacak bir güzellik göremedi. Depremin kol gezdiği sokaklarda umut değil, korku ve endişe vardı. Çocukların gözünde güven değil, korku; yaşlıların dilinde minnet değil, kırgınlık vardı. Bugün İstanbullu, “Her şey güzel olacak” vaadinin içinin ne kadar boş bırakıldığını fark etti. Bu şehir, yalnız bırakıldığını, verilen sözlerin sadece birer seçim cümlesi olduğunu anladı. Güzellik, temele dürüstlükle, samimiyetle, liyakatle örülmeden gelmiyor. Ve İstanbullu, artık göz boyamaya değil, gerçek dönüşüme inandığını yüksek sesle söylüyor.

ARTIK BAHANE YOK: YAŞAMAK İSTİYORSAK, DÖNÜŞMELİYİZ

İstanbul için hâlâ geç değilse, bu son şanstır.

Siyaseti, partiyi, yandaşı, ihaleyi bir kenara bırakıp insanı merkeze almazsak;

Deprem değil, ihmal öldürmeye devam edecek.

Yeni bir şehir inşa etmek, sadece beton yığını dikmek değil;

Adaleti, merhameti, planı ve liyakati bir araya getirmekle mümkündür.

Bu ülkenin insanı, bir gecede çadırda sabahlamayı hak etmiyor.

Hiçbir çocuk, idarecilerin beceriksizliğini sırtında taşımamalı.

Hiçbir yaşlı, “keşke ölseydim de bu günü görmeseydim” dememeli.

Bu millet sabırlı ama sabrın da bir sınırı var.

İstanbul’un bir daha aynı acıyı ve korkuyu yaşamaya gücü yok.

İHMAL EDİLEN HER GERÇEK, BİR GÜN FELAKETE DÖNÜŞÜR

Artık bahane üretme devri sona erdi. “Kaynak yoktu”, “haberimiz olmadı”, “beklemiyorduk” gibi cümleler, yaşanan acıları telafi etmeye yetmez. Çünkü herkes biliyordu. İstanbul’un altında dev bir saatli bombanın tik taklarını yıllardır duyuyorduk. Bilim insanları, deprem uzmanları, yerel yöneticiler, halk — herkes bu gerçekle yüzleşmişti. Ama yüzleşmek, harekete geçmeye yetmedi. İhmaller ötelendi, meseleler ertelendi. Ve şimdi bedelini hep birlikte ödüyoruz.

Bu artık sadece bir şehir meselesi değil, bir milletin vicdan muhasebesidir. Ertelenen her proje, yandaşlara peşkeş çekilen her ihale, güvenli konut yerine reklam panosu dikilen her boşluk; aslında gelecekteki bir felaketin harcını hazırladı. İstanbul’un başına gelen, bir doğa olayından çok, insani zafiyetlerin neticesidir. Çünkü afet kader olabilir, ama felaket tercih edilen ihmallerin toplamıdır.

Bugün elimizde hâlâ bir fırsat varsa, bu, geçmişten ders alma şansıdır. Artık dönüşmek zorundayız. Sadece yapılar değil, anlayışlar da değişmeli. İnsan hayatını öncelemeyen hiçbir sistem ayakta kalamaz. İstanbul’u yaşatmak, geleceği kurtarmak istiyorsak; bugünden itibaren kararlı, şeffaf, adil ve liyakatli bir iradeyle harekete geçmeliyiz.

Çünkü unutulmamalıdır ki:

“İhmaller birikir, önce vicdanı, sonra şehirleri yıkar.”

“Tedbir kuldan, takdir Allah’tan…”

SAYGILARIMLA!