İNSAN HAKKI (KUL HAKKI)

Abone Ol

Soma faciasından sonra “iş güvenliği” konusu tartışılmaya başlandı doğal olarak. Doğal diyorum çünkü başımıza bi iş gelmeden o iş konuşulmaz ve tartışılmaz. Yine ülke olarak o kadar farklı konulara sapıyoruz ki, asıl konuyu kaçırıyoruz.


Yılmaz Özdil olayından bahsetmiyorum, yanlış yapmıştır bana göre. Hatta, Başbakan’ın müşavirinden de bahsetmiyorum, o daha büyük bir yanlış yapmıştır. Ortada bir olay var ve biz ortadaki olayı bırakıp, bir köşe yazarının söylemine ve bir densizin tutumunu konuşuyoruz.


Arkadaş, 301 can öldü, 301 evin ocağı söndü, binlerce insanın yakınları öldü…


Soma’da o kadar çok dram var ki, biz bunların hepsini bırakmışız, o 301 canın mezarını ziyaret eden ünlülerin haberini yapıyoruz. Yok Rahşan Ecevit gelmiş miş de, yok Semra Özal gelmiş miş de… Yok bilmem şu ünlü gitmemiş de… İnanın bu tür haberleri okudum mu utanıyorum, içim sıkılıyor.


Adalet dediğimiz olgu, bu tür toplumsal yıkım sonrasında daha hızlı ve toplumun vicdanını rahatlatacak kararları biraz daha hızlı vermesi gerekir. 17 Aralık operasyonlarının üçte birinin hızı burada olsa, belki de bu tür magazinsel olayları konuşmayacaktık veya yazmayacaktık.


Gelelim “iş güvenliği” konusuna…


İş güvenliği konusuna gelene kadar sabah olur aslında.


İş güvenliğinin amacı işçi güvenliğidir. İşçi güvenliği demek, işçinin iş esnasında işveren tarafından sağlıklı koşulların oluşturulmasıdır. Fakat iş güvenliğinden önce, hepimizin konuşmadığı ve çok iyi bildiği “ücret güvenliği” konusu vardır.


Yani, işverenin işçiye verdiği maaş… Devlet, her yıl asgari ücret rakamlarını açıklar. Fakat, bu rakamlar açıklanırken artık kanunmuş gibi uygulanan bir çarpık algı oluşmuş durumda.


Asgari ücret demek, devletin belirlediği alt taban rakamıdır. Yani, Hükümet’in belirlediği rakamın altında işçi çalıştıramazsın. Bu rakam en alt limittir. Ama biz en üst limit gibi hareket ediyoruz. Dünyanın hiçbir gelişmiş ülkesinde meslekler arası maaş rakamları aynı olmaz. Ama bizde, fabrikada çalışan da asgari ücret alıyor, mağazada çalışan da asgari ücret alıyor, sokakta çalışan da…


Asgari ücret dahi alamayanları katmıyorum çünkü o başka bir rezalet ve başka bir yazı konusu…


Kayısıdan örnek vereyim; yıllar önce Kayısı Birlik vardı ve her yıl taban fiyat belirlenirdi. Yani en düşük kayısı fiyatı belirlenirdi. Kimse o belirlenen kayısı fiyatının altında kayısı alamazdı ama üstünde çokça alınırdı. Çünkü kayısı bir çeşit değil en az beş çeşittir. Asgari ücret de aynı bunun gibidir.


Bu örneği birkaç kez verdim, bi daha yazayım. 10 yıl önce Bodrum’da bir Alman ile tanışmıştım. Her yıl iki kez tatil yaptığını ve Türkiye’yi çok sevdiğini anlatıyordu bana. Ne iş yapıyorsunuz, diye sorduğumda “Kepçe operatörüyüm” diye cevap vermişti. Biraz da sıkılarak kaç lira maaş alıyorsunuz, diye sorduğumda, “3000 Euro alıyorum” demişti. Beden gücüne dayalı işlerde çalışanların maaşı çift maaş şeklinde veriliyormuş Almanya’da.


Soma’da 1200 liraya çalıştırılıyor ve hiç izin yok. Cumartesi veya Pazar günleri de dâhil. Geçen gün öğrendim, işveren yemek de vermiyormuş. İşçiler yanında sefer tası gibi kaplarda getiriyormuş yemeklerini… Ve yemek saati de yokmuş. İşçilerin başındaki, pardon, kölelerin başındaki çavuş hazretleri ne zaman derse, o zaman yemek yeniliyormuş. Hatta, tuvalet de yokmuş. Şaka değil, yokmuş tuvalet. İnanın, kölelerin dahi tuvaleti düşünülmüştür ama bu vahşi kapitalizm düşünmemiş!


Biz bunları bırakmışız, Semra Özal’ın ziyaretini haber yapıyoruz!


Doğru ya, haber değeri taşıyor!