Hissederek yazmak

Abone Ol

Edebiyat tarihinde bazı eserler vardır ki, okurun ruhunda derin izler bırakır; Anna Karenina işte böyle bir eserdir. Lev Tolstoy’un insan ruhunun en karmaşık yanlarını inceleyen bu başyapıtı, yalnızca bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda bir toplum panoraması ve insanlık sorularına dair derin bir arayıştır: İnsan ne için yaşar? Sadakat nedir? Mutluluk mümkün müdür?

Tolstoy’un bu romanı yazarken yaşadığı süreç, onun yazarlık dehasının sınırlarını gözler önüne serer. Yazar, kendini tamamen hikâyesine adar; saatlerce odasına kapanır ve hizmetçisine, yalnızca zorunlu hallerde rahatsız edilmesini söyler.

Hizmetçi, Tolstoy’un yemeğini kapının önüne bırakır, kapıya bir kez vurur ve geri çekilirdi. Ancak bu düzen, bir gün farklı bir yankı bulur.

Kapıda günlerce biriken yemekler, içeriden tek bir sesin bile duyulmamasıyla birleşince, hizmetçi telaşlanır. Dostlarıyla birlikte odaya girdiklerinde karşılaştıkları manzara, herkesi etkiler.

Büyük yazar, yerde yatmakta ve ağlamaktadır. Bu durumun sebebini sorduklarında Tolstoy’un dudaklarından şu kelimeler dökülür:

“Anna Karenina öldü.”

Tolstoy, bu romanı yazarken yalnızca bir hikâye anlatmadı; karakterlerinin acılarını, tutkularını ve çöküşlerini bizzat yaşadı.

Klasik eserler, belki de dönemin şartları gereği hissedilerek yazıldıkları için bu denli insana dair, bu denli ölümsüz oldular.