Hiçliğe yolculuk: Makam ve mevkinin sonu

Abone Ol

İnsanlık tarihi, zirvelere tırmanan ancak sonunda unutulmaya mahkûm olan isimlerle doludur. Bir zamanlar halkın önünde yürüyen, kararlar veren, emirler yağdıran insanlar, gün gelir en küçük bir hatırlanmaya bile muhtaç kalırlar. Makamlar, mevkiler, unvanlar; bunların hepsi gelip geçicidir. Ne kadar büyük olursa olsun her makama atanan kişi, sonunda aynı soruyla karşılaşır: “Peki, sonra ne olacaksın?”

NASREDDİN HOCA’NIN İBRETLİK HİKÂYESİ

Nasreddin Hoca bir gün, gösterişli kıyafetler giymeden bir davete katılmak ister. Ancak kapıdan içeri alınmaz. Bunun üzerine eve gidip en güzel kaftanını giyerek tekrar gelir. Bu kez kapılar sonuna kadar açılır, en güzel yere oturtulur. Hoca sofraya oturduğunda kaftanının kollarını tabağa daldırır ve “Ye kaftanım, ye!” der. Oradakiler şaşkınlıkla sebebini sorduklarında, “Beni değil, kaftanımı davet etmişsiniz!” diye cevap verir.

Bu hikâye, insanların kişiye değil, onun makamına, gösterişine ve gücüne hürmet ettiğini anlatır. İnsanlar, güçlü olduğu sürece birine değer verirler. Ancak güç ve makam elden gidince, geriye sadece gerçek insan kalır.

MAKAMIN BÜYÜKLÜĞÜ, İNSANLIĞIN KÜÇÜKLÜĞÜNÜ GİZLEYEMEZ

Makam sahibi olmak, çoğu insana güç ve üstünlük hissi verir. Bir makama oturduğunda kendini farklı bir dünyada sanan, insanlarla arasına duvarlar ören çok kişi vardır. Dün aynı sofrada yemek yediği insanlara bugün tepeden bakar. Düne kadar beraber yürüdüğü dostlarını, bir telefon kadar yakınken bile ulaşılmaz hale getirir.

Siyasetçiler bu durumun en çarpıcı örneğidir. Bir koltuğa oturduklarında, bir anda ulaşılmaz olurlar. Telefonları sürekli meşguldür, mesajlara dönmezler, insanların ellerini sıkmaya bile tenezzül etmezler. O an için dünya onların etrafında dönüyor gibidir. Ancak zaman acımasızdır. Makam el değiştirir, koltuk bir başkasına devredilir ve işte o zaman gerçeklerle yüzleşirler.

Düne kadar telefonlarını açmadıkları insanlar, bugün onların telefonlarını açmaz. Önceden bir selam vermeye bile değmeyeceğini düşündükleri insanlar, artık onlara dönüp bakmaz. Çünkü insanlar, makamı ve gücü sever; kişiyi değil. Makamın verdiği sahte itibarı kaybettiklerinde, geriye sadece kendi çıplak gerçeklikleri kalır.

SİYASETÇİLERİN KAÇINILMAZ SONU: UNUTULMAK VE HİÇLİK

Bugün siyaset sahnesinde parlayan isimler, yarın tarihin tozlu sayfalarında kaybolur. Tarih, gücüne güvenen ama sonunda unutulan nice insanla doludur.

Napolyon, Avrupa’nın büyük bir bölümünü fethettiğinde, kendisini yenilmez sanıyordu. Ancak gücü elinden gittiğinde, Saint Helena adasında sürgünde öldü ve o görkemli günlerinden geriye sadece birkaç anı kaldı.

Nikolae Ceaușescu, Romanya’yı yıllarca demir yumrukla yönetti. İnsanların onun önünde eğildiği günlerden, kimsenin ona acımadığı idam gününe giden süreç sadece birkaç saat sürdü.

Boris Yeltsin, bir zamanlar Rusya’nın lideriydi. Ancak iktidardan düştüğünde, sokakta yürürken kimse dönüp ona bakmadı.

Bugün güçlü olan, yarın unutulur. Dün, televizyon ekranlarında boy gösteren, mitinglerde alkışlanan, gazetelerin manşetlerinde yer alan siyasetçiler, bir gün unutulduklarında neye dönüşürler? HİÇ!

Bugün bir ülkeyi yöneten siyasetçi, yarın bir pastanede tek başına çay içerken görülür.

Eskiden çevresinde bir ordu gibi duran danışmanları, sekreterleri, şoförleri artık ortada yoktur.

Dün, binlerce insanın peşinden koştuğu lider, yarın kendi mahallesinde bile selam verecek insan bulamaz.

Bunun en acı örneklerinden biri, siyasetten emekli olanların yaşadığı yalnızlıktır. Görev süresi dolan, yetkisi biten kişiler, bir anda unutulur. Eskiden bir emirle onlarca insanı harekete geçirenler, artık yalnızlık içinde bekleyen insanlara dönüşürler. Telefonları eskisi gibi çalmaz, davetler azalır, insanlar artık onların yanında görünmek istemez.

TELEFONUNA DÖNMEYENLER, BİR TELEFONA MUHTAÇ KALDIKLARINDA…

Makamdayken insanların aramalarına dönmeyen, mesajları görmezden gelen, insanlara mesafe koyanların hikâyesi hep aynıdır. Güç ellerinden gittiğinde, bir dost sesi, bir hatır soran insan ararlar. Ama ne yazık ki, dün önemsemedikleri insanlar, artık onlara aynı uzaklıkta dururlar.

Kaç siyasetçi, kaç bürokrat, kaç iş insanı bu yalnızlığı tatmıştır? Bir zamanlar güçlü iken etrafında dalkavuklar, çıkarcılar dolup taşarken, güç gidince yalnız kalanlar… Telefon defterindeki isimler artık işe yaramaz hale gelir. Ne kadar ararlarsa arasınlar, dün onların çağrılarına yetişmeye çalışan insanlar, artık onları geri aramaz.

Bu, kaçınılmaz sondur.

HİÇLİĞİN GERÇEK YÜZÜ: İNSANLAR MAKAMA SAYGI DUYAR, İNSANA DEĞİL

İnsanlar, aslında makama saygı duyarlar; o koltukta oturan kişiye değil. Bir insan, gücünü kaybettiğinde, gerçek dostlarının kim olduğunu anlar. Çoğu zaman, o dostların sayısı bir elin parmaklarını bile geçmez.

Başkanlık koltuğunda otururken herkesin elini sıktığı kişi, koltuktan indiğinde unutulur.

Genel müdürlük yaparken bir işaretiyle kapısında bekleyenler, emekli olduğunda yüzüne bakmaz.

Vali iken herkesin ziyaret etmek için sıraya girdiği kişi, görev süresi dolduğunda bir çay içecek arkadaş bile bulamaz.

Bu yüzden makamlar gelip geçicidir. İnsan, ne kadar büyük bir koltukta oturursa otursun, o koltuk kalktığında geriye sadece karakteri kalır. Eğer insanlık adına bir şey bırakmamışsa, geriye kalan tek şey koca bir hiçliktir.

KOLTUK GİDER, KİŞİ KALIR

Makam, mevki, unvan, rütbe… Hepsi gelip geçicidir. Bugün gücün zirvesinde olanlar, yarın unutulacaktır. İnsan, ancak gerçek dostlar, samimi ilişkiler ve vicdanlı bir hayat ile var olabilir.

Makama değil, insanlığa yatırım yapan, hiçlikten korkmaz.

Ve unutmayın: “İnsanı büyüten makamı değil, insanı küçülten makam sevgisidir.”

Saygılarımla.