Hey gidi günler hey...

Abone Ol

O yıllar Malatya’da mutluluğun tavan yaptığı yıllardı.
Belki ekonomik yönden şimdiki gibi değildik ama mutluyduk…
Bebekler yazın serin, kışın sıcak tutan öllüklerle belenip kundak yapılır hastalık nedir bilmezlerdi, çünkü o yıllarda bin bir kimyasal karıştırılarak beyazlatılan hazır bezler tedavüle çıkmamıştı. Analar bebeklerini süt ve pirinç ununu karıştırarak yaptıkları tamamen organik mamalarla besler ve çocuklar obezite denen meretle tanışmadan büyürlerdi çünkü hazır mamalar henüz ülkemizde arz-ı endam etmemişlerdi.
Şimdiki gibi, hamburger, çizburger, cips, pizza, donut, waffle gibi tamamen kimyasal katkılı ithal ürünler bulunmadığı için çocuklar, gaynamış nohut, salçalı ekmek, haşlanmış yumurta, Şam tatlısı, horoz şekeri, kaynana şekeri ve elmalı şekerle idare ederlerdi!…
Yeni neslin tanışmadığı ancak resimlerde gördüğü sobalarla ısınırdık. Soba da ancak bir odada yanar, diğer odalarda nefesimiz bile donardı. Bu soğuk odalarda yün yorgana sarılarak yatar ve yattığımız pozisyonda kalkardık ama sırım gibi sağlıklıydık.
Soba sadece bizleri ısıtmak için kullanılmaz çok yönlü fonksiyonlar icra ederdi. Üstünde çaylar, ıhlamurlar demlenir, bulaşık suları kaynatılır, yemekler pişirilir, altında patatesler közlenir güle oynaya yenirdi...
Çeşit çeşit elbiselerimizin, çift çift ayakkabılarımızın olmadığı, oyuncak denen aletin telden yaptığımız arabalar olduğunu sandığımız, bayramlarda alınan giysileri, ayakkabıları koynumuza alıp yattığımız, dolayısıyla malımızın ve insanların kıymetini bildiğimiz günlerdi.
O günler, İsmet Paşa Parkının içindeki, Hürriyet aile çay bahçesinde Yüksel Özkasap’ı, Orhan Kamil Muşul’u, İlhan Kızılay’ı, Fahri Özyıldırım’ı, Selahattin Alpay’ı, Sami Kasap’ı, Kernek göl gazinosunda da Şükran Ay, Suat Sayın, İsmail Şenbahar’ı ve daha bir çok sanatçıyı dinlediğimiz güzel günlerdi.
O günlerde Havuzlu ve saunalı, yaşam merkezlerimiz ve askeri nizamiyeli sitelerimiz! olmadığı için çimme özlemini derelerde, sauna ihtiyacını da Belediye Hamamının gazan gapısında giderirdik.
O yıllarda, kültür emperyalizmi daha vahşileşmemiş, şimdilerde gençlerin sürekli takip ettiği yabancı markalar henüz ülkemizi istila etmemişti. Bu yüzden gençler marka olsun da nasıl olursa olsun demez, kendilerine yakışan giysileri tercih ederdi.
Yerli Malı giymek, Yerli Malı yemek kısaca Yerli Malı tüketmek her Türk Gencinin birinci göreviydi. Bu yüzden, İlkokullarda yerli malı haftaları düzenlenir, yerli malı kullanmak özendirilirdi. Yılbaşlarında bile yerli! kuru yemişler yenir ve tombala oynanırdı.
Tüm mahalle bir aile gibiydi. Komşular arasında ayrı gayrı olmazdı. Komşuda pişen mutlaka bize de düşerdi. Kadınlı erkekli, çoluklu çocuklu, nineli dedeli hep birlikte güle oynaya, üstü açık kamyonlara binerek Venk’e, Horata’ya, İnek Pınarına, Takaz’a pikniğe gidilir, kimse kendini yalnız hissetmez, sosyalleşme tavan yapardı...
İnanmadınız öyle mi?
Şimdi siz, üstü açık, tentesi olmayan kamyonla pikniğe mi gidilirmiş diyorsunuz öyle mi?
Evet gidiliyordu, hem de bal gibi gidiliyordu.
Otomobil vardı da biz mi binmiyorduk..!
Siz daha otomobilden bahsediyorsunuz, ineklerin yemekten çok zevk aldıklarını çok sonraları öğreneceğimiz, Anadol marka arabalarımız bile üretilmemişti. Çöplerimiz bile “kadana”larla (güçlü bir at cinsi) toplanıyordu, yani belediyemiz bile henüz motorize olamamıştı..!
Hocalara “eti senin kemiği bizim” diyerek teslim edildiğimiz için hocaların vurduğu yerden de gül biterdi..!
Cetvelle vurmalarına alışmıştık da, o yirmi beş kuruşu kulağa sokup kıvırmak da neyin nesiydi..!
“El değmeden üretilmiştir” sloganı tedavüle çıkmadığı için ekmeklerimiz el değerek hazırlanır, taş fırınlarda pişirilirdi. Ama şimdiki ekmeklerden çok daha sağlıklı ve lezzetliydi. Kışla caddesindeki Kabadayı Mustafa’nın (Mustafa Bektaş) fırınından aldığımız somunların kokusu hala hafızalarımızda değil mi?
Televizyonlar da insan psikolojisini bozduğu ispatlanan saçma sapan diziler yerine, sihirli kutu radyoda Eflatun Cem Güney’den çocuk ufkunu açan masallar dinlediğimiz günler.
Tarla, bahçe, arsa nereyi boş bulursak top oynadığımız, topun sahibinin tüm kuralları koyduğu, kaptanlığı aldığı, kaleye hiç geçmediği, kimin oynayıp oynamayacağına onun karar verdiği, kafası bozulursa da topunu alıp giderek maçı bitirdiği günlerdi.
O zamanın topları da toptu hani, topa kafa vurmak cesaret isterdi. Hem ağırdı hemde bağcıklı sibop tarafı kafamıza gelince kafamız yarılırdı.
Sokaksız yaşayamazdık, sokağa çıkınca da bütün sorunlar biter, oyunlar oynar, çocukça sohbetler eder, gittiğimiz filmi en ufak ayrıntısına kadar, birbirimize anlatır, altıda haftaym! onikide biten maçlar yapar, anamız "yerler möhürlendi haydi eve" deyince, vücudumuz yorgun ve yara bere içinde ama beynimiz sıfırlanmış, pırıl pırıl bir beyinle eve giderdik.
Herkesin cebinde silah, arabasında pompalı tüfek bulunmazdı.
Haraç almak için kafeler kurşunlanmaz, insanlar öldürülmezdi.
Velhasıl insanlar, birbirini sever ve saygı gösterirdi...
Ya şimdi...
Ne siz sorun
Ne ben söyleyeyim
Ne ara böyle bozulduk, anlayan beri gelsin...
Selam olsun Malatya’mın birbirini seven, sayan güzel insanlarına…