HAYAT KAÇ YIL?

Abone Ol

Sabahın o sessiz saatlerinde ışıkların daha sönmediği o gece ve gündüz arasındaki dakikalarda ilerlerken çok şey gelir aklına...

Daha önce görmediğin insanları görürsün...

O saatlerde otobüs duraklarında donuk ifadeler görürsün.

O saatlerde gececileri görürsün...

Bir an önce evine yetişmeye çalışan insanları görürsün.

O saatlerde farklı bi şehir görürsün...

Yanıp sönen sarı trafik ışığı eşliğinde hiç durak yapmadan ilerlerken bi sağa bakarsın bi sola...

Çok yavaş ilerlersin.

Farklı bir saatte farklı bi şehir görürsün.

Belki de dünyadaki tüm şehirler bu saatte bu şekildedir.

Sessiz, donuk ve sanki ağır çekimde ilerliyor zaman.

Ağır çekim altında ilerliyorsun.

Betonlaşan şehirde kendini doğada hissediyorsun.

Sessiz bir şehir...

İnsani olmayan sesler duyarsın.

İşte bu sessizlikte ilerlerken zamanın yavaş aktığını düşünürsün.

Belki beş dakika ya da on dakika ama sana bir saatmiş gibi gelir.

Zamanın kilometre hızı ile ilerlediği bu hayatta o sarı ışıkların yanıp söndüğü dakikalarda, dakikalar uzun gelir insana...

Çünkü kendini doğada hissedersin.

O dakikalarda eskiyi düşünürsün.

Yirmi yıl önceyi...

Daha geriye gidersin, otuz yıl öncesine...

Yüzünde bi gülümseme belirir o dakikalarda...

Deden aklına gelir;

“Buralarda hayvanlar otlatılırdı, yol yoktu, şuraya her yıl buğday ekilirdi” tarzı cümlelerini hatırsın.

Buğday ekilen yerin “Çöşnük” olduğunu hatırlayınca…

Yüzündeki ifaden değişir, uzun uzun binaları görürsün çünkü…

O ağır çekimde ilerleyen zamanın durmasını istersin ama durmayacağını bilirsin.

O yüzden sen de durmazsın…

Doksan yaşındaki adama sormuşlar, hayat kaç yıl, diye…

“Bir salise” demiş…

Varın siz düşünün!