“Oğlum yaptığın işi merak etmiyorsan o işi yapma” derdi dedem.
Şimdi bakıyorum da işini merak etmeyen, işi ile ilgili kafa yormayan ve işi haricinde her konuya yarım yamalak dalan milyonlar vardır bu memlekette.
Her konuyu biliyoruz ama yaptığımız işi aslında tam olarak bilmiyoruz. Çünkü merak etmiyoruz.
Merak etmediğimiz için soru sormuyoruz.
Soru sormadığımız için de öğrenmiyoruz.
Yıllar önce bir manavın önünden geçerken manavcının “Sormak beş lira” diye bağırdığına şahit olmuştum. İşini merak eden ve insanları o manava çekmek için yapılan safça bir düşünceydi.
Dünyada “beleş” olan çok az şey kaldı. Soru sormak da bu yaşadığımız ortamda ücretsizdir. Kapitalizmin temel bir kuralı vardır. Bu kural yazılı değildir ve bir “algı” operasyonudur aslında.
Bu algı özetle, “Ucuz olan her şey kalitesizdir ve bedava olan bir şeyden uzak durmak gerekir.
Hatta bedava diye bir şey yoktur.” diye anlatılır “kafalı” insanlar tarafından.
Kişisel eğitim uzmanlarının çok klasik ama çok etkili bir lafı vardır:
“Hayal kurmak bedavadır”.
İşini merak eden bir insanın o işle ilgili hayalleri olması gerekir. Dünyanın bilinen bütün markalarının kurucuları, hayatta çok başarılı kişiliklerin o tanınmamış hallerindeki hayalleridir bugünkü durumları.
Yani, bugün eğer ben Microsoft Ofis programında bu yazıyı yazabiliyorsam bilmem kaç yıl önce Bill Gates’in hayalinin bir parçası olduğum için yazabiliyorum bu yazıyı. Yapılan her şeyin ama her şeyin ilk öncesinde “hayal kurmak” yatar.
Bırakın hayal kurmayı, çalıştığımız iş yerinin kurucusunu veya misyonunu dahi bilmiyoruz. Yıllar önce işe alım sürecinde enteresan ama bi o kadar dramatik bir olayla karşılaşmıştım. Son çalıştığı iş yerini sormuştum yirmili yaşlardaki gence. Çalıştığı iş yerini söyledi. Bilinen bir markanın bilgisayar bölümünde satış elamanı olarak altı ay çalışmış. O markanın kurucusu kim, diye sorduğumda o çalıştığı mağazanın sahibini söyledi. Soruyu yanlış anladı galiba deyip tekrarladım: Mağazanın sahibinden bahsetmiyorum, ben o sattığın bilgisayar markasının kurucusunu soruyorum, dedim.
Biraz duraksadı ama ilk söylediği cevabı tekrarladı. Altı ay çalışmış bir insanın ve belki de onlarca o üründen satmış birinin o sattığı ürünün mucidini yani kurucusunu tanımaması dramatiktir. Acı bir olaydır.
Tek bir soru sonrasında öğrenebileceği bir ismi merak etmemişti. Hatta o sattığı bilgisayar vasıtasıyla arama motoruna “marka” ismini yazması yeterliydi.
Sözün özü açıktır ve karmaşık değildir: Hayatı değerli kılan bütün parçaların çokluğu bizi mutlu edebilir. Hayatımızın büyük bir bölümünü işimizde geçiriyoruz, niye merak etmeyelim ki?
Niye?