Bazı anlar vardır ki, insanı olduğu gibi bir milleti de sarsar. 6 Şubat, işte böyle bir gün olarak hafızalara kazındı. Toprak, derinlerden gelen bir hiddetle sarsıldığında, sadece binalar yıkılmadı; güven duygusu, umut ve huzur da enkazın altına gömüldü. Malatya ve birçok şehir, tarihe kazınan bu kara gecede tarifsiz acılar yaşadı. İnsanlar, uykunun en derin yerinde yakalandıkları bu felakette neye uğradıklarını anlayamadan kendilerini sokaklara attılar. Ancak ne sokaklar güvenliydi ne de gökyüzü merhametliydi. Depremin ardından yağan yoğun kar, soğuk rüzgârlarla birlikte felaketi büyüttü; çaresizlik, açlık ve susuzlukla birleştiğinde yaşanan dramı daha da derinleştirdi.
İlk üç gün, zamanın adeta durduğu, umut ile umutsuzluğun iç içe geçtiği bir dönemdi. İnsanlar, sokaklarda, araçlarında, yıkılmamış birkaç sağlam binanın soğuk duvarları arasında hayatta kalma mücadelesi verdi. Açlık, yorgunluk ve korku, depremzedelerin en sadık yol arkadaşı olmuştu. Sular çamurluydu; temiz su bulmak büyük bir lükse dönüşmüştü. Araçlarına yakıt koyamayanlar, şehirden kaçamıyor; çadır dahi bulamayanlar, dondurucu soğukta geceleri titreye titreye geçiriyordu. Oysa kaynaklar vardı, çadır üretimi için imkânlar da mevcuttu. Ancak felaketin ilk anlarında organizasyon eksikliği, tüm bu imkânların bir türlü halkın eline ulaşmasını engelledi.
Fakat böylesine büyük bir felaketin ortasında bile bir umut ışığı doğdu: İnsanlık, dayanışma ruhuyla kendini gösterdi. Türkiye’nin dört bir yanından yardım eli uzandı. Kamyonlar dolusu erzak, battaniye, su, giysi; yıkıntılar arasında umudunu yitirmemeye çalışan insanlara ulaşmaya çalışıyordu. Komşular ekmeklerini paylaştı, yabancılar birbirine kardeş oldu. Sosyal medyada yayılan destek mesajları, insanları harekete geçirdi. Gönüllüler, hiç tanımadıkları insanların yardımına koştu. Bir millet, tek yürek olup Malatya’ya, Hatay’a, Adıyaman’a, Kahramanmaraş’a ve daha birçok deprem bölgesine nefes olmaya çalıştı.
Ancak burada büyük bir soru işareti belirdi: Yardımlar adil dağıtıldı mı? Organizasyon eksikliği, insanlara ulaşması gereken yardımları geciktirdi mi? Kimilerine hızla ulaşan destek, kimilerine neden günler sonra geldi? İşte, felaket anlarında dayanışmanın gücü kadar, organizasyonun da ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşıldı.
Devlet, sonunda devreye girdi. Trenler, otobüsler, uçaklar tahliye için seferber edildi. Malatya’dan ayrılmak isteyenler, belirlenen noktalara taşındı. Ancak şehir terk edilirken geride kalan enkazlar, o enkazların altında kalan hikâyeler ve bir türlü yanıtlanmayan sorular da kaldı. Deprem sonrası yıkım süreci başladı, ihaleler yapıldı, yeniden inşa süreci başladı. Ancak bu süreçlerin şeffaf yürütülüp yürütülmediği, kimlerin hangi şartlarda bu işleri üstlendiği ise belirsizliğini korudu.
6 Şubat sadece bir felaketin tarihi değil; aynı zamanda bir milletin, içinde bulunduğu şartlar ne olursa olsun nasıl birbirine kenetlenebildiğinin de kanıtıydı. Fakat bir diğer gerçeği de gözler önüne serdi: Devlet güçlü olmalı, kriz anlarında vakit kaybetmeden müdahale edebilmeli, organizasyon eksikliğini minimuma indirmelidir. Kriz anında reflekslerimiz güçlü olmazsa, kayıplar sadece binalarla sınırlı kalmaz; güven, inanç ve umut da yitip gider.
Bu yüzden 6 Şubat bize, sadece dayanışmanın gücünü değil, aynı zamanda hazırlıklı olmanın ve kriz yönetiminin ne kadar hayati olduğunu da öğretti. Gelecekte benzer felaketlerle karşılaşmamak için, geçmişin derslerini unutmamak zorundayız. Çünkü tarih, aynı hataları tekrar edenlere merhamet göstermez. Ve biz, artık yeni felaketlere yalnızca birlik olup değil, akıl ve planla da karşı koymalıyız.