Esad’ın zindanında doğan bir güneş

Abone Ol

“Adının ne önemi var: o bir Yusuf yüzlü. Sarı saçlı, mavi gözlü, gök bakışlı…”

SURİYE’Lİ YUSUF YÜZLÜNÜN İKİNCİ KEZ DOĞUŞU

Zindanların soğuk taş duvarları, Yusuf yüzlünün minicik ellerine sığmayacak kadar büyüktü. Henüz dört yaşında bir çocuktu Yusuf. Ömrü, bu yaşıyla birlikte dört duvarın arasına sıkışmış; hayalleri, bir gün gökyüzünü görmekten ibaret kalmıştı. Onun gözlerinde dünya, gri bir zindan, yoksulluğun ve çaresizliğin hüküm sürdüğü bir coğrafyadan ibaretti. Bugün, Suriye bayrağına sarılı o minik bedeni göğe uzanırken, ilk kez güneşi gördüğünü söylüyordu. Yusuf yüzlünün bu cümlesi, insanlığa dair son umut kırıntılarını bile tüketmekteydi:

“Anne, ilk defa güneşi görüyorum.”

Düşünün ki, bir çocuk için güneşin ilk ışıkları, aslında ölüme giden yoldan sonra gördüğü en kıymetli şey olmuştu. Yusuf’un gözlerinde donup kalmış bir aydınlık vardı ama bu ışık, yürekleri parçalayan bir ağırlıkla dünyaya bir kez daha hatırlatıyordu:

“Zulüm ve esaret, Suriye’nin kaderi olamaz.”

ZULÜMDEN KAÇANLAR İÇİN DE ADALET VAR MI?

Suriye zindanları… Oraya düşenlerin sesleri duvarların arasına hapsolmuş, adeta yankılanmayı unutmuştu. Sednaya Hapishanesi, bir isimden ibaret değildi. Binlerce Yusuf’un, binlerce annenin, babanın hayatlarının mezarıydı. Gözlerimiz Filistin’in çığlıklarına her daim yaş dökerken, komşu coğrafyamız Suriye’deki çaresizliğe gözlerimizi kapatmamız hangi vicdana sığar? İsrail zulmünü konuşmak, Suriye’deki zulmü görmezden gelmenin bahanesi olabilir mi? Filistinlilerin haklı direnişi nasıl ki bir insanlık görevi ise, Suriyeli kadınların, çocukların, zindanlardaki erkeklerin çığlıkları da bir o kadar insanlığın boynunda bir borçtur.

Bu coğrafyada kadınlar, erkekler zindanlara atılıyor. Sırf haklarını aramak istedikleri için, sırf “Özgürlük” dedikleri için. Sırf savaşın tozu dumanı arasında çocuklarına bir lokma ekmek götürmeye çalıştıkları için.

O kadınların bir kısmı geri dönmüyor, erkekler pres makinelerinde eziliyor, cenazeler sırf keyif için bir katilin aslanlarına yem ediliyor. Bir halk, kendi topraklarında vatansız, kendi göklerinde güneşsiz, öz yurdunda garip öz vatanında parya bırakılıyor. Türkiye’de bir ekmek kuyruğunda yorgun gözlerle bekleyen Suriyeli bir anneye “Neden geldiniz?” diye soranlar, acaba Sednaya’nın taş duvarlarının soğuğunu hissetti mi hiç? Siz Sednaya’da kaldınız mı? Bir akrabanız orada öldü mü?

BİR ÇOCUĞUN GÖZLERİNDEKİ SESSİZ FERYAT

Yusuf yüzlü…belki adı da Yusuf, peygamber isimlerinden birini taşısa da kaderi kuyulara atılan Yusuf’tan daha acıydı. Suriye’de bir çocuk ölüyorsa, Suriye’de anneler evlatsız kalıyorsa, burada hiç kimse kendini rahat hissetmemeli. Çocukların gözlerindeki o feryat, sınırları aşan bir yankıdır.

Savaş, sadece bombalarla ölmek değildir. Savaş, bir çocuğun oyun yerine zindanları tanımasıdır. Savaş, bir annenin kucağında bir bebek değil, bir kefen taşımasıdır.

Yusuf, dört yaşında. O, diğer tüm çocuklar gibi tüm gün sokakta oynaması gerekirken, güneşi  ilk kez gördüğünde, sadece Suriye’nin değil, tüm insanlığın vicdanı karanlığa gömüldü. Şimdi bu trajedinin bir parçası değilmişiz gibi yaşamaya devam mı edeceğiz?

DÜNYAYA ÇAĞRIMDIR, FERYADIMDIR, BOĞAZIMI YIRTARCASINA ÇIĞLIĞIMDIR!

SESSİZLİĞİNİZİ BOZUN ARTIK…

Birileri, İsrail’in zulmünü bahane ederek Suriye’deki acılara sessiz kalıyor. Zulmün adı, yeri, rengi fark etmez. Zulüm, her kimden gelirse gelsin, kimseye haklılık payı kazandırmaz. Zalim, kendi halkına zulmeden bir Esed olduğunda da, Filistinlilerin topraklarına göz diken bir İsrail olduğunda da aynıdır.

Bugün bir Suriyeli kadın daha zindanlarda ölmesin diye haykırıyorum. Bir çocuk daha annesiz, bir anne daha evlatsız kalmasın diye. Yusuf’un gözlerindeki güneşi kaybetmeyelim. Çünkü zulme sessiz kalmak, o zulmü kabul etmektir. Ve unutmayın, Suriye’de Yusuflar ölüyordu; yarın bizim çocuklarımızın güneşi de kararmasın diye sesimizi yükseltmek zorundayız.

UNUTMAYIN; SESSİZLİK, ZULMÜN EN BÜYÜK SİLAHIDIR…