Enkazdan çıkan haksızlık: Devletin namusunu yağmalayanlar ve Malatyalıların sessiz çığlığı

Abone Ol

(Bilirsiniz ben lafı eğip bükmeden söylemeyi severim, affınıza sığınarak)

DEPREM SADECE BİNALARI MI YIKTI?

6 Şubat 2023… Takvim yapraklarından çok daha fazlası düştü o gün. Saniyeler içinde binlerce can toprağa karıştı, şehirler haritadan silindi, hayaller yıkıldı. Ama bu felaket yalnızca beton duvarları değil, insanlığımızı da yerle bir etti. Enkaz altında kalan sadece insanlar değildi; onur, vicdan, merhamet ve devlete duyulan güven de toprağın altına gömüldü. Deprem, bize sadece jeolojik değil, ahlaki bir çöküş yaşattı.

Bu çöküşün en açık şekilde görüldüğü yerlerden biri Malatya oldu. Özellikle Doğanşehir başta olmak üzere pek çok ilçede, yıkım ve enkaz kaldırma ihaleleri üzerinden dönen kirli oyunlar, bu acıdan bile çıkar elde etmeye çalışanların varlığını ortaya koydu. Kamu kaynakları adrese teslim ihalelerle belli firmalara peşkeş çekildi. Kurallar esnetildi, usuller görmezden gelindi, denetim mekanizmaları susturuldu. Felaketin küllerinden bir şehir doğması gerekirken, birileri o küllerin içinde servet aradı. İşte bu yüzden bu deprem, sadece duvarları değil, ahlakı da yerle bir etti.

ENKAZIN ALTINDA VİCDANLAR KALDI

6 Şubat sabahı sadece binalar yerle bir olmadı; ahlaki değerler de ağır bir darbe aldı. Beton blokların altında kalanlar sadece insanlar değildi, aynı zamanda vicdanlardı. Depremin ilk günlerinde herkes bir can daha kurtarmak için mücadele verirken, birileri bu felaketi nasıl ranta çevireceğinin hesabını yapıyordu. Enkazlar henüz kaldırılmamışken, bazı şirketler çoktan milyonluk ihaleleri cebine koymuştu. Yardıma en çok ihtiyaç duyulan o anda, kamu kaynakları bir avuç çıkar grubunun elinde adeta yağmalandı.

Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde ve diğer bölgelerde yaşanan bu kirli tablo, sadece bir yolsuzluk meselesi değil; bir güven krizidir. Çünkü bu süreçte mağdur olan yalnızca depremzedeler değil, devletin halk nezdindeki itibarı da oldu. İnsanlar, “Devlet yanımda mı?” sorusunu sorarken, devleti temsil eden bazı kişiler kendi yakınlarının çıkarlarını korumakla meşguldü. Bu nedenle yaşanan sadece bir doğal afet değil, aynı zamanda derin bir ahlak enkazıdır. Ve bu enkaz, vinçle değil, adaletle kaldırılabilir.

YIKIMDAN ZENGİNLİĞE: DEVLETİN PARASIYLA SERVET EDİNENLER

Depremin ardından Malatya’da gerçekleştirilen yıkım ve enkaz kaldırma ihaleleri, halkın acısını ve çaresizliğini fırsata çeviren çıkar çevrelerinin servet kapısına dönüştü. Sayıştay raporları ve kamuoyuna yansıyan belgeler, bu ihalelerin çoğunun adrese teslim yapıldığını açıkça ortaya koyuyor. 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’nun öngördüğü şeffaflık, ilan süreci, rekabet ortamı ve teknik yeterlilik kriterleri hiçe sayıldı. İhale şartnameleri, önceden belirlenen firmalara uygun şekilde hazırlandı; bazı şirketler daha önce inşaat ya da yıkım işiyle hiç uğraşmamış olmalarına rağmen milyonlarca liralık projeleri üstlendi. Hatta bazı firmalar, bölgeye tek bir iş makinesi dahi göndermeden veya sahaya adım atmadan, işi taşeronlara devrederek kamu bütçesinden devasa ödemeler aldı. Bu şirketlerin kim oldukları da sır değil: bir kısmı milletvekillerinin akrabalarına, bir kısmı belediye başkanlarının ortaklarına, bazıları ise bürokrat yakınlarına ait. Devletin, milletin felaketinden sonra ortaya koyduğu kaynaklar; halkın yarasını sarmak için değil, bir zümrenin kasasını doldurmak için kullanıldı. Enkaz kaldırılırken bir yandan da devletin itibarı, kamu vicdanı ve toplumsal güven altına gömüldü.

USULSÜZLÜK ZİNCİRİ: “YAKIN” İLİŞKİLERİN İKTİDAR ŞEKLİ

Deprem sonrası Malatya’da yapılan yıkım ve enkaz kaldırma ihalelerinde, teknik yeterliliği olmayan, yeni kurulmuş ya da daha önce bu alanda hiçbir tecrübesi bulunmayan şirketlere milyonluk işler verildi. Tabelasını yeni asmış, mali gücü, ekipmanı ya da personeli bulunmayan bu şirketler, ihalelere nasıl ve hangi kıstaslarla dahil oldu? Bu sorunun cevabı, firmaların arka planlarına bakıldığında kendiliğinden ortaya çıkıyor. Çünkü bu şirketlerin önemli bir kısmı, doğrudan ya da dolaylı olarak siyasete yakın isimlerle bağlantılıydı. Bir bakıyorsunuz, ihaleyi alan firmanın sahibi bir eski milletvekilinin oğlu; başka bir firmada ise, bir il başkanının ortağı ya da belediye meclis üyesinin yakını karşınıza çıkıyor.

Malatya’nın yıkımı üzerinden inşa edilen bu sistem, bir liyakat değil, yakınlık düzeni üzerine kurulmuş durumda. İhale süreci; rekabetin değil, torpilin şekillendirdiği bir alan haline geldi. Kamu kaynakları, kamu yararı gözetilmeden, belirli ailelere ve çevrelere yönlendirildi. Böylece Malatya’daki ihale pastası, acıdan nemalanmayı alışkanlık haline getiren bir “akraba şirketler zinciri”ne adeta peşkeş çekildi. Bu durum yalnızca etik değil, hukuki açıdan da birçok sorunu beraberinde getiriyor. Çünkü kamu kaynaklarının bu şekilde dağıtılması, yalnızca kamunun zarar görmesine değil, aynı zamanda halkın devlete olan güveninin temelinden sarsılmasına neden oluyor.

YASALARA GÖRE AÇIK BİR SUÇ

Türk Ceza Kanunu’nun 235. maddesi, kamu ihalelerinde yapılan usulsüzlüklere dair oldukça net ve bağlayıcı bir hüküm içerir: “İhaleye fesat karıştırma” suçunu işleyen kişi, beş yıldan on iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Bu madde, yalnızca ihaleye doğrudan müdahaleyi değil, aynı zamanda ihaleye katılım sürecinde eşitliği ve rekabeti bozan her türlü dolaylı müdahaleyi de kapsar. Yani, usulen doğru gibi görünen ancak içerikte belirli kişilere çıkar sağlayan tüm uygulamalar bu suçun kapsamına girer. Ayrıca 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu da bu tür eylemleri yalnızca usulsüzlük değil, doğrudan “zimmet” olarak tanımlar. Eğer bir kamu görevlisinin ihmali ya da kastı nedeniyle kamu zararı oluşmuşsa, bu zarar yalnızca idari bir mesele değildir; doğrudan ceza hukuku kapsamında da sorumluluk doğurur.

Ancak Malatya’da yaşananlara bakıldığında, tüm bu açık hükümler adeta bir kağıt parçasından ibaret kalmış gibi. Çünkü bu kadar net yasalar, bu kadar açık suç tipleri ortada dururken ne ciddi bir dava açıldı ne de bir tek kamu görevlisi hakkında hesap soruldu. İhalelerdeki fahiş rakamlar, teknik yeterliliği olmayan firmaların kazandığı işler, siyasilere yakınlık ilişkisiyle alınan büyük ödemeler… Hepsi kamuoyunun gözü önünde gerçekleşti. Buna rağmen soruşturmaların ya açılmadığı ya da açıldıysa bile etkisiz kaldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Oysa bu ihlaller sadece birer “hata” değil, kanunun gözünde açık birer suçtur. Hukukun temel ilkelerinden biri olan eşitlik ilkesi, Malatya’da açıkça çiğnenmiş, sorumlular ise dokunulmazlık zırhının ardına saklanmıştır. Bu da halkın yargıya olan güvenini derinden sarsmakta, adaletin yalnızca güçsüzlere işlediği bir algıyı pekiştirmektedir.

YARGITAY VE AYM’NİN EMSAL KARARLARI

Kamu ihalelerinde yaşanan usulsüzlükler yalnızca vicdanları değil, yüksek yargı kararlarını da ihlal etmektedir. Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin 2019/3453 E. ve 2020/2715 K. sayılı kararında çok açık bir şekilde, yeterliliği olmayan şirketlerin ihaleye dolaylı yollardan dahil edilmesinin doğrudan suç teşkil ettiği belirtilmiştir. Kararda, ihale sürecine müdahale eden, şartnameyi belli kişi veya firmalara uygun hale getiren kamu görevlileri de sorumlu tutulmuş; bu kişilerin “görevi kötüye kullanma” ve “ihaleye fesat karıştırma” suçlarından ayrı ayrı yargılanmaları gerektiği vurgulanmıştır. Aynı şekilde, Yargıtay 6. Ceza Dairesi’nin 2021/1278 E. ve 2022/913 K. sayılı kararında da, kamu kaynaklarının belirli kişi ve gruplara yönlendirilmesinin, sadece etik değil, aynı zamanda cezai sorumluluk doğuracağına dikkat çekilmiştir

Anayasa Mahkemesi de benzer şekilde bu tür olayların devlet-toplum ilişkisinde ciddi güven erozyonuna yol açtığını tespit etmiştir. AYM’nin 2018/14891 başvuru numaralı kararında, kamu denetim mekanizmalarının etkisiz bırakılmasının, vatandaşların devlete olan güvenini doğrudan sarsacağı belirtilmiş; bu tür denetim eksikliklerinin ifade özgürlüğü ve kamu denetimine erişim hakkını da ihlal edeceği sonucuna varılmıştır. Aynı kararda, kamu görevlilerinin sorumlulukları göz ardı edilerek yapılan işlemlerin, sadece hukuki değil, anayasal bir sorun teşkil ettiği ifade edilmiştir. Mahkeme, kamu zararının oluştuğu durumlarda, idari ve cezai soruşturmaların etkin şekilde yürütülmesinin, anayasanın 2. maddesinde güvence altına alınan “hukuk devleti” ilkesinin bir gereği olduğunu hatırlatmıştır.

Benzer içtihatlar Danıştay kararlarında da mevcuttur. Danıştay 13. Dairesi’nin 2017/1265 E. sayılı kararında, ihale sürecinde rekabetin engellenmesi, eşitlik ilkesinin ihlali ve kamu zararına sebebiyet verilmesi gerekçeleriyle yapılan işlemler iptal edilmiş, sorumlu idareciler hakkında kişisel tazminat davası açılabileceği belirtilmiştir. Tüm bu kararlar birlikte değerlendirildiğinde, Malatya’daki yıkım ve enkaz ihalelerinde yaşanan usulsüzlüklerin sadece bir etik zafiyet değil, hukuken de açık birer suç olduğu çok net biçimde ortaya çıkmaktadır. Ancak bu kararlara rağmen işlem yapılmaması, sorumluların korunması ve yargının sessiz kalması, devletin kendi iç denetim mekanizmalarının ne denli zayıflatıldığını da gözler önüne sermektedir.

MALATYA’DA HALK KENDİ EVİNDEN ŞÜPHE EDERKEN…

Malatya’da halk hâlâ kendi evine girmeye korkarken, geceleri konteynerde soğuktan tir tir titrerken; bazıları bu acıyı servete dönüştürmenin yollarını aradı. Depremin ardından başlatılan enkaz kaldırma ve yıkım süreçleri, ne yazık ki bir kısmı için fırsat kapısına dönüştü. Herkesin can derdine düştüğü, çocukların oyun yerine moloz yığınları arasında büyüdüğü günlerde, ihaleler adrese teslim yapıldı; teknik yeterlilik şartları göz ardı edildi; kamu kaynakları, liyakatle değil, sadakatle dağıtıldı. Sahada hiç görünmeyen, tek bir makinesi dahi olmayan bazı firmalar milyonlarca liralık ödemeler aldı. Üstelik bu firmaların çoğunun bir siyasinin yakınına, bir parti yöneticisinin ortağına veya etkili isimlerle bağlantısı olan kişilere ait olduğu iddiaları da gündeme geldi. Depremzedelerin gözyaşları kurumadan, bir avuç insan ihale listeleri üzerinden zenginleşti. Halk, yıkılan evine hasretle bakarken, birileri o evin enkazından ihale devşirdi. Enkazdan sadece moloz değil; vicdan, hukuk ve devletin itibarı da çıkarıldı.

Bu ahlaki çöküş, yaşanan fiziksel yıkımdan daha sarsıcıydı. Çünkü bina yeniden yapılır, ama güven bir kere yıkıldı mı, kolay kolay inşa edilemez.

SİYASİLERİN SESSİZLİĞİ: UTANÇ VERİCİ BİR ORTAKLIK

6 Şubat depreminin ardından ortaya çıkan ihaleye fesat karıştırma iddiaları, kamu vicdanında derin yaralar açtı. Sayıştay raporlarından gazetecilerin belgelerine, mağdurların feryatlarından hukukçuların uyarılarına kadar onlarca gösterge ortadayken, siyasiler suskun kalmayı tercih etti. “Araştırıyoruz” diyerek geçiştirilen açıklamalar, gerçekte hiçbir karşılık bulmadı. Soruşturma açılmadı, sorumlular yargı önüne çıkarılmadı, milyonlarca liranın kimlerin cebine gittiği kamuoyuna açıklanmadı. Bu sessizlik, sadece ihmal değil; aynı zamanda bir tür ortaklıktı. Çünkü adaletin sesi yükselmedikçe, suskunluk suça örtü olur. Anayasa’nın 5. maddesi, devlete açıkça “hukukun üstünlüğünü sağlamak” görevini verirken, halkın temsilcileri bu görevi yerine getirmedi.

Toplumda bu suskunluk büyük bir kırgınlık ve öfke doğurdu. Evini kaybeden, ailesini yitiren, hâlâ konteynerde yaşamak zorunda olan vatandaşlar, devleti yönetenlerin kendilerine sırt döndüğünü hissetti. “Devlet nerede?” sorusu sadece bir çığlık değil, aynı zamanda bir güvensizlik ifadesine dönüştü. Siyasilerin bu utanç verici kayıtsızlığı, halkın devlete olan inancını derinden sarstı. Çünkü adaletin yerini bulmadığı bir ülkede, ne yeniden inşa edilen evler güven verir ne de sarılan yaralar gerçekten iyileşir.

NİHAYET AV. ALİ BAKAN SUSMADI, SUSAMADI!

6 Şubat depreminin ardından Malatya’da yıkım ve enkaz kaldırma süreçlerine dair ortaya çıkan şaibeli ihaleler, herkesin bildiği ama kimsenin dile getirmediği büyük bir kara delik haline gelmişti. Siyasiler, kamu görevlileri, yerel yöneticiler üç maymunu oynarken; kamuoyu, “Hiç mi konuşacak biri yok?” diye sesleniyordu. İşte bu sessizliğe ilk kez net bir duruşla karşı çıkan isim, AK Parti Malatya İl Başkanı Avukat Ali Bakan oldu. “Bu işlerin üzerine gidilmelidir, yakınım dahi olsa affetmem!” diyerek, sadece kendi partisine değil, genel olarak siyasetin kokuşmuş yapısına karşı da ciddi bir mesaj verdi. Bu sözler, duyulmak istenen ama bir türlü söylenemeyen hakikatin ifadesiydi. Çünkü kamu vicdanı, artık kuru açıklamalardan değil, net bir adaletsizlik karşısında dik duruş sergileyen insanlardan besleniyordu.

Ali Bakan’ın bu tavrı, hem benim gözümde hem de toplumun büyük bir kesiminde saygı ve takdirle karşılandı. Siyasi bedeli ne olursa olsun, bir il başkanının, usulsüzlük yapan her kim olursa olsun yargının karşısına çıkarılması gerektiğini savunması, bu ülkede hâlâ umut var dedirtti. Çünkü artık insanlar, kimin ne söylediğine değil, ne pahasına söylediğine bakıyor. Ve Ali Bakan, sessizliği bozan ilk kişi olarak, sadece bir açıklama yapmadı; vicdanlara su serpti, devlete olan inancı diri tutan bir duruş ortaya koydu. Malatya gibi büyük acılar yaşayan bir şehirde, bu tavır bir fark yaratmış, toplumun beklediği adaletin kapısını aralamıştır.

İMAR PLANLARINI KİM ONAYLADI?

Malatya’da çarşının yeniden inşa sürecinde, alınan kararların ve uygulamaların temelinde liyakatsizlik belirleyici bir faktör haline gelmişti. İmar planlarının onaylanması sürecinde, bu alanda uzmanlık ve deneyimi olmayan kişilerin yetki sahibi olması, büyük bir tehlikenin habercisidir. Bu kişiler, projelerin teknik yönlerini anlamadan, yalnızca bürokratik prosedürlere odaklanarak, gelecekteki şehirleşme planlarının temelini atmış oldular. İmar planlarını onaylayanların, bu süreçte gerçekten yetkin ve liyakat sahibi olup olmadığı sorgulanması gereken bir durumdur. Uzmanlık ve tecrübe gerektiren bu tür kararlar, yalnızca işin ehli kişiler tarafından verilmelidir; aksi takdirde ortaya çıkacak sonuçlar, sadece usulsüzlükle kalmaz, aynı zamanda koca bir şehrin geleceğini tehlikeye atar.

Liyakatsiz kişilerin elinden çıkan ve onayladığı projelerin hiçbir şekilde sağlıklı sonuçlar doğurması mümkün değildir. Şehir planlaması, sadece bir alandaki binaların dizilişini değil, halkın yaşam kalitesini, altyapısını, doğal çevreyi ve sosyal dengesini doğrudan etkileyen bir süreçtir. Bu tür önemli kararlar, halkın çıkarlarını göz önünde bulundurarak, işin uzmanları tarafından titizlikle yapılmalıdır. Liyakatsiz kişilerin verdiği kararlar, sadece kendi vizyonlarını değil, şehrin geleceğini de şekillendirir; ve bu tür kişilerin onayladığı projeler, yalnızca kâğıt üzerinde kalır, pratikte ise sorunların kaynağı olur.

BİLGİLENDİRİLMEYEN HALKIN SABRI TÜKENİYOR

Malatya halkı, kentsel dönüşüm ve yeniden inşa projelerinin içerikleri hakkında hiçbir şekilde bilgilendirilmiyor. Rezerv alanlarının nasıl belirlendiği, bu alanlarda kimlerin mağdur olup olmayacağı, kimin evinin alınacağı ve yerine ne verileceği gibi kritik sorular, hiçbir açıklama yapılmadan havada kalıyor. Ticari alanların nasıl dağıtılacağı, bu dükkanların kime, ne şartlarla verileceği de bilinmiyor. Halk, şeffaflık talep ederken, yetkililer ise sessizliğe bürünmüş durumda. Bu durum, yalnızca bir bilgi eksikliği değil, aynı zamanda halkın hakkı olan bir şeffaflık ve adalet anlayışının göz ardı edilmesidir. Her adımda daha fazla belirsizlik ve güvensizlik büyürken, bu konuda yapılan hiçbir açıklama ya da çözüm önerisi sunulmuyor.

Bu belirsizlik, halkın sabrını iyice zorluyor. İnsanlar, sadece evlerinin yerini değil, gelecekteki yaşamlarını da sorguluyorlar. Bu projelerin nasıl şekilleneceği, kimlerin bu süreçten fayda sağlayacağı, kimlerin mağdur olacağı, açıkça halkla paylaşılmadığı sürece güven inşa edilemez. Malatya halkı, kendi şehrinin geleceği hakkında söz hakkı istemekle kalmıyor, aynı zamanda bu kararların nasıl alındığını da öğrenmeye hak ediyor. Şu anda halkın karşılaştığı en büyük sorun, bir yanda sürekli artan belirsizlik, diğer yanda ise yetkililerin sustukları bir ortamda, devletin şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkesinden ne kadar uzaklaştığıdır. Bu tutum, sadece yönetimsel bir başarısızlık değil, aynı zamanda halkın kendisine duyduğu güvenin erimesine sebep olmaktadır.

DEPREM MAĞDURLARI, MAĞDURİYET ÜZERİNDEN YENİDEN MAĞDUR EDİLİYOR

Deprem, Malatya için bir felaketti ve bu felaketi yaşayan halkın acıları hâlâ dinmiş değil. Ancak bu acıların üzerine bir de yeni bir mağduriyet ekleniyor. Deprem sonrası yaşanan yıkımın ardından, yeniden inşa süreci başladığında, halkın mağduriyeti bir kez daha derinleşiyor. Bu sefer, yıkılan sadece binalar değil, adalet duygusu ve halkın devlete olan güveni de çökmüş durumda. Depremzede halk, sadece evlerini kaybetmekle kalmadı; devletin ve siyasilerin duyarsızlığı ve yolsuzluklarla dolu uygulamaları sayesinde, yaşadığı mağduriyet bir adaletsizlik sarmalına dönüştü. Bu süreçte, her adımda halkın iradesi hiçe sayıldı, şeffaflık yok sayıldı ve projeler sadece birkaç kişinin cebini doldurmak için şekillendirildi. Siyasi ve ekonomik çıkarlar, halkın gerçek ihtiyaçları ve hakları önünde engel haline geldi. Bu durum, halkın devlete olan güveninin kaybolmasına, adaletin bir çöküş yaşamasına ve sonuç olarak toplumda büyük bir huzursuzluğa yol açıyor. Deprem mağdurları, sadece fiziksel olarak değil, duygusal ve moral açıdan da yıkılıyorlar. Her geçen gün, bir umutla bekledikleri adaletin, birilerine çıkar sağlamak için daha da uzaklaştığını görmek, halkın yalnızca evlerini değil, güvenini de kaybetmesine neden oluyor. Bu adaletsizlik, ilerleyen süreçte, devletin halkla olan ilişkisini ciddi şekilde zedeleyecek, güven bunalımına yol açacak ve toplumsal huzursuzluklara neden olacaktır. Bu mağduriyet, halkın devletin adaletine olan inancını sarsarken, güvenlik, huzur ve sosyal barışı da tehlikeye atmaktadır.

MALATYA’DA HALKIN SESİ DUYULMALI

Malatya’nın yeniden inşa sürecinde, her adımda halkın katılımı ve onayı hayati bir öneme sahiptir. Projeler, sadece birkaç kişinin çıkarına göre şekillendirilmemeli, halkın ihtiyaçları, talepleri ve görüşleri doğrultusunda planlanmalıdır. “Biz yaptık oldu” anlayışıyla hareket etmek, sadece halkı dışlamakla kalmaz, aynı zamanda şehri daha da fazla mağduriyete sürükler. İmar planları, projeler ve yeniden inşa süreçleri, halkın bilgi sahibi olduğu ve karar alma süreçlerine dahil olduğu bir şeffaflıkla ilerlemelidir. Bu süreçlerin, kapalı kapılar ardında, kamuoyundan gizli bir şekilde belirlenmesi, güven bunalımına yol açar ve halkın devlete olan güvenini sarstığı gibi, toplumsal huzursuzluğa da sebep olabilir. Malatya’nın geleceği, yöneticilerin ve yetkililerin kararlarıyla değil, halkın ortak görüşüyle şekillenmelidir. Malatyalılar, yaşadıkları şehrin geleceğine dair söz hakkına sahip olmalı, projeler ve uygulamalar, kamuoyu ile istişare edilerek yapılmalıdır. Aksi halde, sadece fiziksel değil, toplumsal bir yıkım yaşanır ve şehir yeniden inşa edilse bile, halkın güveni asla sağlanamaz.

MALATYA HALKI SAHİPSİZ DEĞİLDİR!

Malatya, bu topraklarda yaşayan insanların alın teriyle, mücadeleyle kurduğuna inandıkları bir şehirdir. Her taşında, her sokakta, her caddede bu halkın emeği vardır. Kimse, bu şehri kendi mülküymüş gibi satıp pazarlayamaz. Malatya, sadece yerel yöneticilerin veya bürokratların keyfine göre şekillendirilebilecek bir yer değil, bu şehirde yaşayan insanların ortak mirasıdır. İster siyasetçi, ister bürokrat olsun, Malatya’nın geleceği, halkın değerleri, ihtiyaçları ve hakları doğrultusunda inşa edilmelidir. Bu topraklarda yaşayan her bir kişi, Malatya’nın gerçek sahibidir ve bu sahiplik, hiçbir güç tarafından yok sayılmamalıdır.

Malatya halkının bu sahiplenme duygusu ne kadar önemliyse, aynı şekilde bu şehirde yaşanan haksızlıklara karşı sesini yükseltmek de bir o kadar gereklidir. Bu köşede, her fırsatta halkın haklarını savunacak, şehirdeki adaletsizliklere karşı duyarsız kalmayacağım. Malatya sahipsiz değildir; bu şehir, halkının sahip olduğu değerlerle, vicdanıyla, sorumluluğuyla her zaman sahiplenilecektir. Bu yüzden her gün, bu köşede, bu şehrin geleceği için gereken adaletin sağlanmasını talep etmeye devam edeceğim. Malatya, hak ettiği şekilde ayağa kalkmalı, gerçek sahiplerinin elinde ve gönlünde yeniden inşa edilmelidir.

ŞEFFAFLIK VE ADALET OLMAZSA, BİR ŞEHİRİN RUHU YENİDEN DOĞMAZ

Şeffaflık ve adalet olmadan, bir şehri yeniden inşa etmek, sadece fiziksel yapıları yeniden kurmakla sınırlı kalır; ruhunu yeniden inşa etmek mümkün olmaz. Depremin ardından, Malatya’nın yalnızca binaları değil, halkın güveni, devlete olan inancı ve adalet arayışı da yerle bir oldu. Bu güvenin, ancak şeffaflık ve adaletle sağlanabileceği açıktır. İhalelerin, projelerin ve şehir planlamalarının halkın katılımı ve onayıyla yapılması, adaletin her adımda izlenmesi gereklidir. Aksi takdirde, her yeni duvar, her yeni proje, geçmişteki hayal kırıklıklarını, adaletsizlikleri ve haksızlıkları bir kez daha hatırlatacaktır. Şehir yeniden inşa edilirken, halkla sürekli bir diyalog içinde olunmalı, her adımda şeffaflık sağlanmalı, adaletin izleri her köşeye sinmelidir. Çünkü sadece sağlam temellere oturan binalar değil, aynı zamanda güvenin, vicdanın ve adaletin yeniden inşa edilmesi, bir şehrin ruhunu yaşatacaktır.

SORUMLULUK SAHİPLERİ HESAP VERMELİ

İhaleyi alan firmaların ve bu süreci yöneten memurların yanı sıra, siyasi sorumluluğu taşıyanlar da halkın karşısında hesap vermelidir. Malatya’da yaşanan usulsüzlüklerin, şeffaflık eksikliklerinin ve liyakatsiz atamaların bedeli yalnızca maddi değil, manevi olarak da halk üzerinde derin izler bırakmaktadır. Bu ihlaller, sadece birkaç kişinin cebini doldurmakla kalmamış, aynı zamanda toplumun güven duygusunu zedelemiş, adalet arayışını kırmıştır. “Unutulur gider” denilen her ihanet, zamanla silinmeyen bir yara bırakır. Her kesimden insanın vicdanını kanatan bu ihlallerin üzeri örtülmemeli, aksine, sorumlulara adil bir şekilde hesap sorulmalıdır. Bir toplumun huzuru, adaletin ve şeffaflığın sağlanmasına dayanır. Aksi takdirde, sadece binalar değil, umutlar da yıkılır. Bu nedenle, devletin ve ilgili tüm sorumluların, yalnızca hukuki değil, aynı zamanda etik bir sorumlulukla halkın güvenini yeniden kazanmak adına üzerlerine düşeni yapmaları gerekmektedir.

HAKİKATİN ÜZERİNE BETON DÖKEMEZSİNİZ

Gerçekler, ne kadar üzeri örtülmek istenirse istensin, bir gün mutlaka ortaya çıkar. Hakikati saklamak, onu yok etmek değildir; sadece geçici bir huzursuzluk yaratır. Bir gün, o saklanan gerçeğin gücü, en sağlam betonları dahi sarsar. İnsanlar, yapmış oldukları yanlışların, ihlallerin ve haksızlıkların bedelini ödemek zorunda kalacaklardır. Hiçbir iktidar, hiçbir güç, hakikatin önünde duramaz. Bu nedenle, her bireyin, her sorumlu kişinin ahlaki sorumluluk taşıması gerekir. Gerçeklerin arkasında durmak, yanlışların üzerine gitmek ve her durumda adaleti savunmak, sadece hukuki değil, aynı zamanda etik bir yükümlülüktür. Çünkü bir gün, “Ben bilmiyordum” demek, hiçbir anlam taşımayacak; herkes sorumluluğunu en başından bilerek taşımalı ve toplumu doğru bir şekilde yönlendirmek için adımlarını atmalıdır.

BU ŞEHİRİN SESSİZ ÇIĞLIĞI VAR!

Malatya, bugün sesini kaybetmiş bir halkın şehridir. Çarşılar boş, evler yıkılmış, ama halkın inancı hâlâ dimdik ayakta duruyor. Her şey yerle bir olmuş olabilir, fakat bu şehrin kalbi, bir şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Çünkü Malatya’nın halkı, ne kadar zor durumda olursa olsun, ahlâkın ve doğruluğun gücünü unutmamıştır. Onlar biliyorlar ki; eğer ahlâk ayakta kalırsa, şehir de yeniden ayağa kalkar. Yıkılan her duvar, her ev, her işyeri, bir gün yeniden inşa edilebilir, ama kaybolan inanç ve doğruluk geri getirilmez. Bu şehir, sadece binalarla değil, insanın kalbindeki değerlerle varlığını sürdürebilir. Sesini duyurmak için çığlık atan, ama kimse tarafından duyulmayan bir halkın umutlu bekleyişi, bir gün adaletin ve hakkaniyetin doğması için yeniden haykıracak.

OLAN NEYDİ? OLMASI GEREKEN NEYDİ?

Olan:

1. Rant – Deprem sonrası inşa sürecinde, kamu kaynakları kişisel çıkarlar için kullanıldı. Halkın zararına olan bu durumu fırsata çevirenler, sadece kendi hesaplarına para kattı.

2. Usulsüzlük – İhaleler, yasal düzenlemelere ve etik kurallara aykırı şekilde gerçekleştirildi. Çeşitli firmalar, liyakat ve yeterlilikten yoksun, işin ehli olmayan kişiler tarafından yönetildi.

3. Yandaş zenginleştirme – Siyasi yakınlıkları ve ilişkileri olan kişilere, kamu projelerinden büyük paylar aktarıldı. Bu durum, toplumun güvenini sarsan, adaletsiz bir servet dağılımına yol açtı.

4. Suskunluk – Yetkililer, yaşanan haksızlıklar karşısında susmayı tercih etti. Kamuoyunun sesini duymak, adaletin yerine gelmesi için herhangi bir adım atılmadı.

5. İnkâr – Yaşanan usulsüzlüklerin ve adaletsizliklerin farkında olanlar, bu sorunları görmezden geldi ve her şeyin yolunda olduğu algısını sürdürmeye çalıştılar.

Olması gereken:

1. Şeffaflık – Tüm süreçler açık, anlaşılır ve halkın erişimine açık olmalıydı. Her ihale, her proje, kamuoyuna açık bir şekilde açıklanmalıydı.

2. Liyakat – İhalelere katılan firmalar ve projeleri yürütenler, gerçekten işin uzmanı ve deneyimli kişiler olmalıydı. Yeterlilik, adaletin temeli olmalıydı.

3. Halkla diyalog – Halkın, projelerin her aşamasına dahil edilmesi, fikirlerinin alınması gerekirdi. Şehir, halkın onayıyla yeniden inşa edilmeliydi.

4. Adalet – Kamu kaynakları, yalnızca halkın yararına kullanılmalı ve herkes eşit şekilde faydalanmalıydı. Adaletin temel ilkeleri, her alanda geçerli olmalıydı.

5. Hesap verilebilirlik – Her sorumlu kişi, yaptığı her işlem için hesap vermeli ve halkın güvenini kazanan bir sistem oluşturulmalıydı.

YAZARAK KAZANANLAR DEĞİL, SUSARAK YİTİRENLER KAYBEDECEK

Bugün susanlar, yarın kendi seslerini duyamayacaklar. Malatya’nın acılarını dile getirenler, sadece bu şehirdeki değil, tüm Türkiye’deki adalet ve vicdan arayışını temsil ediyor. Bir şehir inşa etmek, sadece binaları yükseltmekle kalmaz; o şehri taşıyan insanların kalbini ve vicdanını da yeniden inşa etmek gerekir. Susarak, görmezden gelerek bu ülkede bir adalet duygusu yaratmak mümkün değil. Bugün, susanların sessizliğine alışmaya çalışanlar, yarın başka şehirlerde de sesini çıkaramayacak. Ama unutmasınlar ki; halk, susanların suskunluğunda boğulacak, ama yazarak, haykırarak, direnişle hakikati dile getirenler, ahlâkı ve devleti yeniden ayağa kaldıracaktır.

Şimdi, yazanların ve direnenlerin zamanıdır! Gelecek nesillere bırakacağımız miras, susarak geçiştirdiğimiz bir utanç değil, yazarken kazandığımız bir onur olmalı. Bugün Malatya’nın vicdanını savunanlar, yarın Türkiye’nin vicdanını savunacak. Onlar, bu şehirdeki çürümüşlükleri, adaletsizlikleri, suskunlukları aydınlatacak, karanlıkları tek tek ortadan kaldıracak. Bu direniş, sadece sözlerin değil, doğru bildiklerimizin de gücünü ortaya koyacak. Bir şehir, ancak kalpten yapılan bir direnişle yeniden doğar…

Unutulmamalıdır ki;

“Bir milleti enkaz altından çıkaramazsınız; eğer önce ahlâkı ayağa kaldıramazsanız.”

SAYGILARIMLA!