Önümüzdeki seçimi ne kadar abartıyoruz?
Düşman kardeşler gibi olacağız neredeyse.
Altı üstü bir seçim.
Tabii ki memleket yönetimi, tabii ki önemli.
Tabii ki, üretme, büyüme, ilerleme, derbederlikten kurtulma, milli ve yerli Milli Savunma…
Sevgili okuyucum, müsaade edin, burada durayım ve şunu demeden geçmeyeyim: O öz be öz kendi yapımımız savunma sistemlerini, televizyonda gördüğümüzde, gözlerimiz yaşarıyor, coşuyoruz; adamın biri Feto ağzıyla,
-Hiçbir şey dokunulmaz değildir deyip gözden düşürmeye çalışıyor.
Ey benim güzel kalpli milletim, gözzünüzü yiyeyim, böylesi insanların yüzüne bakmayın,
elini sıkmayın, ki boşlukta kalsın.
Gözü dışarıda çünkü.
Gözü o diyarlara mesaj göndermede.
Evet, önümüzdeki seçimi, yani yarışmayı çarpışmaya dönüştürmeye çalışanlar var.
Önceki gün bir kanalda, kadın konuşmacı, hararetle Kılıçdaroğlu’nun, aday olması gerektiğini izah etmeye çalışıyor,
-Bu seçim, ölüm kalım meselesi diyor.
-Ya var olacağız ya da yok diyor.
Bu nasıl sözler Allah aşkına!
O masanın üstünde başka ruhlar dolaşmıyor olsa, çok önemsemeyeceğim seçimi.
Batı’nın koluna, şeytanın yoluna girilmemiş olsa önemsemeyeceğim.
O Batı, umudunu, seçimlere bağlamış.
İsveç’in, Kur’an’ımızı yakma soysuzluğunun altında bile, seçimimizi etkileme niyeti olduğu düşünülebilir.
Türkiye, NATO’ya alınma talebini reddediyormuş…
Üç dört ay sonra Erdoğan gider, biz de rahat rahat NATO’ya gireriz diyorlar zahir.
Gözünüzde kalacak inşallah.
12 Eylül darbesi sonunda Yunanistan elini kolunu sallayarak girmişti ya…
O, Pentagonda eğitilmiş generallerin darbesiydi.
Bu, büyük ve şanlı milletimizin hür seçimi.
O Türkiye değil, bu Türkiye var şimdi.
Her köşe başını tutmuş ajanlarınız yok.
Ve artık, çok deneyim kazanmış, görmüş öğrenmiş, bir büyük halkımız var.
Bu seçim, Türkiye’ye ayar vermeye alışmışların var olma, yok olma seçimi.
Muhalefetten vatandaşların, özellikle Alevi arkadaşların bu seçime böyle var olmaymış, yok olmaymış şeklinde bakmaları hiç ama hiç doğru değil.
Bir CHP’li arkadaşa demiştim ki,
-Sen istersin ki, ABD’de Biden kazansın da, muhalefetle bir olup Erdoğan’ı devirsin! O,
-Devirsin de, nasıl devirirse devirsin! demişti.
Sekiz, dokuz sene önceydi.
O zaman Ak Partili, şimdi kurucu DEVA’lı olan hemşerimiz Prof. Dr. İbrahim Gezer’le, uçakta konuşurken,
-Ben, Hükümetimizin, dış güç yardımıyla yıkılmasına asla müsaade edemem. Bu ihanet olur! dediğimde o,
-Çok saygıdeğer bir görüş bu demişti…
Şimdi ne der bilmem…
Ben acizane, Alevi canlarımıza, en kalbi, en akli duygu ve düşüncelerimle şunu demek isterim:
-Ak Parti’nin kazanması, sizin için, hiç bir vatandaşımız için asla hayırsız olmayacaktır, aksine çok ferahlatıcı olacaktır diye inanıyorum.
Her geçen gün, hep beraber daha güzel günlere yürüyeceğiz.
Bütün arzularınız, bütün talepleriniz gerçek olacak.
Anayasa’mızın 10. Maddesinde ifadesini bulan,
-Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir kuralı, gittikçe içselleşecek, daha çok yaşam bulacak, dal budak salacaktır.
Cumhurbaşkanımız her mezhepten, her meşrepten, her kökenden vatandaşımızın Başkanı olarak Şahkulu Dergah ve Cemevi’nden seslenip,
-Alevi Bektaşi vatandaşlarımızın ve onların etrafında bir araya geldiği mekanların tüm meselelerinin devlet nezdinde takibini ve yürütmesini kurumsal olarak yapacak, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nı kuruyoruz deyip, Alevilerin Devlet katında, arzuladıkları, özledikleri bir hakkın yerine getirileceğini duyurmuştu.
Bu Başkanlık kuruldu.
Devletçe üstlenilen görevler büyükşehir belediyelerinin, ilçe belediyelerinin Kanun’da yazılı görevleri arasına yeni bentler olarak eklendi.
Avrupa’dan, Almanya’dan, federasyonlardan gelen,
-Kimse dinlenmedi, bunlar dayatıldı, reddediyoruz beyanlarının neresinde hayat var Allah aşkına, slogandan başka ney?
Devletinle barışmanın, bir olmanın neresi yanlış, neresi ayıp, neresi asimilasyon!
Bu Devlet, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, öz be öz senin devletin değil mi?
Niye canlarını, sonu felaket mecralara çekmeye çalışıyorsun?
Geçmişte, bir lokma töreninde, adamın biri mikrofon karşısında,
-Diyarbakır’da, Sur’da Aleviler öldürülüyor!! Diyordu…
Bu sözlere hangi Alevi arkadaşım meyleder?
Bu tuzaklara hangi Alevi can düşer?
Kötü günler geride kalacak.
Yakılmalar, yıkılmalar gerilerde kalacak.
Bir daha geri gelmeyecek.
Buna inancım tam.
Hep söylüyorum, yazıyorum, aday adaylığımda, Genel Merkez’de, mülakatta,
-Sayın Başkanım, oğlumun düğününde iki nikah şahidimiz vardı, biri Malatya Müftümüzdü, diğeri Cem Vakfı Başkanımız der demez, heyet başkanı, Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sorgun bir rüyadan ansızın uyanmış gibi, gözleri buğulu, yüzü pembe, sanki otomatik olarak yerinden yükselip, büyük bir heyecanla,
-Başkanım bu işte, başkanım bu işte! diyerek sarılmak istemişti neredeyse bana.
Sonra da,
-Memleketimiz, bu birliğe mecbur. Büyük Türkiye’mizi, büyük medeniyetimizi bu olmadan inşa edemeyiz diyordu.
Ak Parti’nin tam kalbinden haber veriyorum işte.
Onun için, Alevi kardeşlerimizin,
-Devrilsin de nasıl devrilirse devrilsin,
-Bu seçim var olma, yok olma seçimi gibi söylemler, düşünüşler içinde olması asla gerçekçi değil.
Avrupa başkentlerinde oturup, Anadolu topraklarında yaşayan Alevilerin dertlerini, ruh hallerini kucaklamak mümkün müdür?
Avrupa’dan Alevileri temsil etmek, yönetmek, akıl, ayar vermeye çalışmak doğru mudur?