Dünyayı çiçekler, böcekler kurtaracak (mı?)

Abone Ol

YAZMAYAYIM DİYORUM

Artık fakirin açlığını, zenginin aç gözlülüğünü, siyasetçinin yüzsüzlüğünü, memurun umursamazlığını, hâkimin suskunluğunu, gazetecinin korkaklığını, halkın sessizliğini yazmayayım diyorum.

Bir annenin çocuklarını aç yatırmasını, bir babanın işsizliğini, bir öğrencinin hayalsizliğini, bir gencin ülkesine olan yabancılığını yazmayayım diyorum.

Yazdıkça içim daralıyor çünkü. Çünkü herkesin bildiği ama konuşmadığı şeyleri söyleyince, “provokatif” oluyorsun. Herkesin sustuğu bir ülkede konuşmak, yalnızlığına imza atmak gibi artık.

Bir daha hiçbir dava dosyasını, hiçbir yolsuzluk haberini, hiçbir haksızlığı kaleme almayayım istiyorum.

Ne gereği var? Ne gerek var bu kadar can sıkmaya?

Kimin umurunda ki artık gerçekler?

Gerçekler, ekranlardaki programlarda çarpıtılmak için; gazete köşelerinde göz boyamak için kullanılmıyor mu zaten?

Yazmayayım. Susayım. Çiçeklere döneyim.

ÇİÇEKLERDEN KONUŞALIM

Mesela papatyalardan bahsedelim.

Hani şu yol kenarlarında, tozun toprağın içinde bile zarafetle başını uzatanlardan.

Ne mütevazıdır o papatyalar. Ne bir ihale kovalar, ne bir koltuk.

Ne arsa kapatır, ne belediyeden pay ister.

Bir yudum güneş, bir parça toprak yeter onlara.

Ne büyük örnek aslında insanlar için. Ama kim anlar?

Papatya gibi olsak ya biz de.

Her yer beton, her yer gürültü… ama papatya tozun içinden bile başını çıkarıyor.

Biz ise bir masaya oturmadan, bir paye edinmeden kıpırdayamıyoruz.

Kimse toprak kokusunu bilmiyor artık; herkes parfümün markasına takmış.

Doğanın saflığını unuttuk. Belki de papatyaları değil, vicdanı yazmalıydık biz.

BÖCEKLER GİBİ YAŞASAK

Bir karıncanın tertibi, bir arının gayreti, bir uğur böceğinin nezaketi…

Ne güzel işler bunlar.

Arı bal yapar, ama kimseye “Ben yaptım” demez.

Karınca çalışır, biriktirir, kibirlenmez.

Uğur böceği konduğu yere zarafet getirir.

İnsanlar gibi değil yani.

Hiçbir böcek, devleti hortumlamaya çalışmaz mesela.

Hiçbir böcek, üç maaş birden almaz.

Ne güzel olurdu onların düzenine uysaydık.

Ama nerede bizde öyle istikrar, öyle dürüstlük?

Karıncaların kraliçesi olur, ama onlar bile bu kadar açgözlü değildir.

Arılar ihaleye girmez, ama balı eşit dağıtır.

Uğur böcekleri, afiş asmaz, slogan atmaz, ama doğanın vicdanıdır.

Biz insanlarsa, tam tersini yaparız:

Çalışmadan yeriz, paylaşmadan isteriz, üretmeden tüketiriz.

Böcek dediğin, bizden daha onurludur bazen.

ORMANLARDA YALAN YOKTUR

Bir çam ağacının gölgesinde oturmak gibisi yok.

Hiçbir çıkar beklemez senden.

O seni tanımaz, sen onu tanımazsın; ama gölgesini verir.

Bir zeytin ağacı… Kaç yıl yaşar bilir misin?

Bin yıl. Ve bin yıl boyunca verir durur.

Kimsenin partisine girmez, kimsenin yanında saf tutmaz.

Ama her yıl dalından, kökünden, gövdesinden hayat fışkırır.

Bugün kaç siyasetçi bir zeytin ağacı kadar faydalı?

Kaç insan bir çam kadar dik, bir çiçek kadar zarif?

Ormanlar gökyüzüne doğru büyür; biz insanlar ise rantın dibine doğru.

Ağaçlar sessizdir ama adaletlidir.

İnsanlar ise bağırır ama sahtekârdır.

Ormanda yalan yoktur. Ama meclis koridorlarında her sözün altı boş.

SUSAN SU GİBİ OLABİLSEK

Su gibi akmak derler ya…

Aslında kastettikleri, her pisliği örtmekmiş meğer.

Biz de su gibi akıyoruz ama çamurun içinden.

Ne önümüzü görüyoruz ne arkamızı.

Bir nehir gibi değiliz artık; bir lağım gibi akıyoruz sokaklara.

Ve hâlâ su gibi olmanın meziyet olduğunu sanıyoruz.

Oysa yağmur olsak, temizlesek belki bir nebze.

Ama biz sadece çamuru yayıyoruz.

Sel olup yıkıyoruz; kaynak olup susatmıyoruz.

Bir damla vicdan kadar temiz değiliz.

Ve hâlâ konuşuyoruz temiz toplumdan…

Biz su gibi değiliz artık; pas gibi çökmüşüz dibe.

SİNEKLER BİLE BİZDEN VİCDANLI

Bak sineklere…

Rahatsız ederler belki, ama bu kadar aç gözlü değiller.

Bir sinek bile kana doyar bir noktada.

Ama bazı insanlar var ki…

Doymaz.

Yemedikleri kalmaz: İhale yerler, makam yerler, haysiyet yerler.

Yedikten sonra da “ülke için çalışıyoruz” derler.

Bir sinek bile utanırdı bu cümleyi söylemeye.

Vicdanı olan bir sinek, bu kadarını yapmazdı.

Ama insanlar, ‘dava’ diyerek başlar; ‘dava’nın sırtına basarak yükselir.

İşte Murat Özbay gibi niceleri, bu yüzden görünmez olur.

Sinekten daha değersiz bir muamele görür.

Çünkü davasına değil, koltuğa yatırım yapmamıştır.

KUŞLARIN SINIRI YOK, AMA BİZ DUVAR ÖRÜYORUZ

Serçeler sınır tanımaz.

Güvercinler vize almaz.

Ama biz, bir çocuğun hayaline bile barikat kurarız.

Kuşlar gibi özgür olmayı dileriz ama

Kuşlar kadar cesur değiliz, kuşlar kadar merhametli değiliz.

Bir güvercin bile savaştan kaçar.

Ama biz, savaşın sponsoruyuz artık.

Kuşlar sabahları şarkı söyler.

Biz insanlar sabahları bile öfkeyle uyanırız.

Bir serçenin kanadında taşıdığı umut,

Bugün bir politikacının cebinde taşıdığı dosyadan daha değerlidir.

Kuşlar uçarken umut yayar; insanlar yürürken korku saçar.

Ne acı… Onlar kuş; biz insanız. Ama onlar kadar insan olamıyoruz.

UNUTMAYIN,

“Bazen gerçekleri anlatmanın en güvenli yolu, çiçeklerin dilini kullanmaktır. Çünkü bazı kulaklar sadece güzel sesleri duyar, ama acıyı ancak güzel paketlenmiş bir ironide hisseder.”

YAZMAYAYIM ARTIK… YAZMAYAYIM!

Bu yazıyı da yazmamalıydım belki…

Çünkü yazdıkça içimden bir şeyler eksiliyor.

Yazdıkça, dün konuştuğum ve 21 yıl önce simit parasını AK PARTİi’ye bağışlayan ve ak Parti‘ye olan sevdasından dolayı o bağış  makbuzunu cüzdanında saklayan çocukluk arkadaşım Murat Özbay gibi adamların yitip gittiğini bir kez daha fark ediyorum.

Yazdıkça, susturulmuş vefanın, itilmiş sadakatin, unutulmuş omurganın acısını daha çok hissediyorum.

Yazdıkça, nefret ediyorum yazmaktan.

Çünkü hakikat, artık kimsenin umurunda değil.

Çünkü gerçek dava adamları arka planda unutuluyor, reklamı iyi yapılanlar vitrine çıkıyor.

Ve ben artık sadece doğayı yazmak istiyorum.

Çünkü doğa, insan kadar hain değil.

Bir çiçek, seni kandırmaz.

Bir karınca, arkandan dolap çevirmez.

Ama insanlar…

İnsanlar seni kullanır, sonra çöpe atar.

Murat Özbay gibi adamların ömrü, birkaç seçim dönemi kadar.

Sonrası? Bir makbuz kadar hatıra, bir selam kadar unutuluş…

Ben artık yazmayayım diyorum.

Çünkü bu yazının kendisi bile bir ironi.

Ve ben artık ironiden bile yoruldum.

SAYGILARIMLA!