Dinin egemen olduğu bir Ortaçağ Avrupası nın reform ve rönesans hareketleri ile aydınlanma sürecine girdiğini hepimiz ezberledik.
Ruhban sınıfının hristiyan halk üzerindeki baskın etkisi mutlaka araştırmaya değer.
Aydınlanma hareketleri her ne kadar bize sınıflandırılarak anlatılmaya çalışılsa da bu hareketlerin temelinde de soru sorma ve sorgulama vardır. 16. Yüzyıla kadar karanlığa mahkum edilmiş bir anlayışın kaynağının din olduğu düşüncesi bana biraz ürkütücü geliyor olsa da bu bir gerçek.
Hristiyan tebaada durum bu iken İslam dünyasında durum neydi?
Hayyan, Harizmi, Battani, Biruni, Heysem, Sina, Farabi ve daha nice müderris ve talebeleri pozitif bilimlerin temellerini atmış ve alanlarında çığır açıyorlardı.
Demekki dinin bilimsel çalışmalar önünde büyük bir engel olduğu genellemesini ve anlayışını tarih kendiliğinden yalanlamıştı.
Daha sonra hristiyan dünyanın bilimsel çalışmalardaki yükselişi ve İslam dünyasındaki yavaşlama bunun ters ama geçmişi doğrulayan bir göstergesidir.
Din kitaplarında bilimsel bilginin var oluşu din kitabının bilim kitabı olduğunu göstermez. Yine bilimsel bir çalışmanın dini bir argümanı destekliyor ya da doğruluyor olması da dindar bilim olgusunu ortaya çıkarmaz.
Kutsal kitaplardan edinilen bilgiyi bilimsel bilginin doğrulaması, inandığı değerlerle ilgili şüphesi olan insanları tatmin etmeye yarayabilir. ancak bilimsel bilginin kesin olmamaya mahkum sonuçları ile inançlar savunulamaz.
Bu bağlamda inançlı insanların mensup olduğu dinlerinin mutlak emir ve yasakları ya da yönlendirmelerini incelemek daha doğru olur.
Okumayı , empati kurmayı, denemeyi, sormayı ve sorgulamayı emreden bir dinin bilimin önünde engel olduğunu iddia etmek bilimsel olarak da köklü bir yanlışın içine düşüren paradokstan ibarettir.
O halde illa bir bilim ve din münakaşası çıkarmak istiyorsak dinlerin temel kaynak kitaplarını araştırmadan işe soyunmak bizi komik duruma düşürmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Aklınızdan soru işaretleri eksik olmasın…