Derepazarı Jandarma karakolu

Abone Ol

Rize İmam Hatip Lisesinde, Sosyal Bilgiler öğretmenliğinin en iyisinin yapmaya çalışır, en katı bilgileri bile sevgiye batırır çok sevdiğim öğrencilerime sunarken, Elazığ’da bulunan Sıkıyönetim Komutanlığının talimatıyla, sınıftan alındım, Beyaz Reno’yla, bekar evimize de uğranılıp gerekli adli aramalar yapıldıktan sonra, merkeze on kilometre kadar yakınlıktaki, o tarihte belde, şimdi ilçe olan Derepazarı Jandarma Karakoluna teslim-tesellümle bırakıldım.

Komutanlıkça, en yakın Sağlık Ocağından, Poliste bir işkence görüp görmediğime ilişkin sağlık raporu da alındıktan sonra, karakolun üst katında, askerlerin kaldığı odaların karşı tarafında bulunan bir odaya konuldum.

Demir kapı üzerime kapandı.

Koridora bakan küçük açıklığın sürgüsü çekildi.

Odanın kapalı penceresinin alt kısmından çay bahçeleri görülüyordu.

İçeride ikişer katlı iki ranza vardı.

Malatya polisi beni almaya gelinceye kadar burada misafirdim!

RİZE’DE YAĞMUR GÜZELDİR

Rize’de yağmur yağar anam

Rize’de yağmur güzeldir

Bir büyük müziktir o kopmaz

Alır götürür

Alır her yere götürür

Beni yer bu yağmur anam

Beni bitirir

İşte gene yağıyor

Onu tam göremiyorum

Pencerem buğulu

Penceremde damlacıklar yol yapmış

Penceremin önünde bir kumru var

Yağmurdan kaçmış… s.s

Askerlerin karavanasından bana da getiriyorlardı.

Güzel yemeklerdi.

İkinci gün kapım açıldı.

Gelen asker elimi kelepçeledi aşağıya götürdü.

İnerken aşağıda Giresun’da polis olan abimi gördüm.

Komutanla oturuyordu.

Beni öyle görünce, çok duygulandı, yüzü ağlamaklı, komutana,

-Şu kelepçeleri çıkarın ya! dedi. Hemen çıkardılar.

Biraz oturduk, biraz konuştuk, ayrıldık.

Akşam olup da komutanlar gidince, jandarmalar vur patlasın çal oynasın saz çalar, türkü

söyler, eğlenirlerdi.

Cendermenin elindeki süngüsü

Benim yarim cendermeden hangisi

Kız ben sene demedim mi

Karşı ki dağlar cenderme

Yarim küçük karakola gönderme…

Jandarma demişken, bir de eşime yazdığım şu dizeleri diyeyim,

Canım can damarım candarmam

Kışın sıcak çayım

Yazın dondurmam

Ben sensiz bir saniye bile duramam…

Buradaki “candarma” kelimesini hanım hiç sevmedi.

“Sanki, candarma gibi yanından ayrılmıyormuşum” dedi.

Bahçemize kahvaltımıza gelen kıymetli Battalgazi Belediye Başkanımız Bayram Taşkın’ın çok

kıymetli eşi de eşimi destekledi, “Abi, Nihal abla haklı” dedi.

Ben hala o Candarma sözcüğünün yerine başka bir söz bulamadım….

Bir akşam, beni de dışarı çıkardılar.

Saz çaldığımı duymuşlar. Demek ki abim söylemiş.

Sazı verip çalmamı istediler.

Çalmaya başladım. Biri,

-Perdelerde süslemeyi iyi yapıyorsun dedi.

Birkaç tane türkü söyledim.

Elim alışmış, dilim alışmış; baktım hep Zülfü Livaneli’den, Ruhi Su’dan söylüyorum…

Bir, iki gün sonra bir genç getirdiler yanıma.

İstanbul Hukuk ikinci sınıf öğrencisiydi.

Onunla kaldık üç beş gün.

Öğretmen arkadaşlar ara sıra ziyaretime gelirlerdi.

Gelirken portakal, elma getirirlerdi.

Hukuk öğrenişi gençle, bu portakal kabuklarından şah, vezir, fil, at, kale, piyondan satranç

taşları yaptık.

Masanın üzerine de satranç alanını çizdik.

O genç arkadaş bana satranç oynamayı öğretti.

Ve biz hep konuştuk, hep satranç oynadık.

Dışarıdayken, İçişleri Bakanlığının trafik kazalarını önlemede eğitici olması için slogan

yarışması düzenlemişti.

Gözaltında “Önlemini al yolun açık olur!” sloganını yazıp arkadaşlar aracılığıyla o yarışmaya

katılmıştım.

Sonradan öğrendim, “Kaza en büyük cezadır!” sözü birinci olmuştu.

Gerçekten de, dikkatsizliğinden dolayı kaza yapan kişi kendi cezasını kendisi vermiş oluyordu.

Aklıma İmam Abdal Musa’nın çocuklarına verdiği onuncu öğütte,

-Halka kuyu kazan yöneticiler, bir gün gelir kazdıkları kuyuya düşerler ve böylece kendi

cezalarını kendi elleriyle vermiş olurlar dediği aklıma geldi.

Bu söz de siyasetçilerimizin kulağına küpe olsun!

On gün kadar sonra kapım açıldı,

-Haydi gidiyorsunuz denildi.

Aşağıya indik.

Malatya’dan iki sivil polisin beni götürmek için geldiğini öğrendim.

Bir eşya gibi teslim, tesellüm yapıldı.

Hiç arkama bakmadan, iyi davranışları için teşekkür edemeden, Beyaz Reno’ya bindirildim.

Rize Merkeze getirildim, Siyasi Şubeye bırakıldım.

Öğlene doğru, iki polis, abim, ben Rize’nin döneri ünlü, lokantasının üst katına çıktık, döner,

pilav yedik. Karnımızı doyurduk.

Malatya’ya gitmek üzere Samsun tarafına giden otobüse bindik.

İki kişilik koltuğun cam tarafına ben oturdum, yanıma da polis.

Birbirimize “Hayırlı yolculuklar” demeden yola revan olduk.

Biraz sonra polis,

-Kaçar maçarsan vururum. Benim anam ağlayacağına senin anan ağlasın! dedi.

Ordu Fatsa’ya gelince indik otobüsten.

Meğer, gelen iki polisten biri Fatsalıymış.

O köyüne gitti. Biz kaldık Fatsa’da.

Artık samimi olmuştuk. Biraz gezdik, sonra bir kahvehanenin bahçesinde oturduk. Çay içtik.

Sonra dediler ki,

-Okey oynayalım.

Kareyi tamamlaması için bir kişi de yerelden aldık başladık okey oynamaya.

Başka nasıl zaman geçecekti ki!

Zaman zaman lavaboya gidiyordum, zaman zaman polis gidiyordu.

“Kaçarsan seni vururum!”dan nereye gelmiştik…

Akşam oldu, Fatsa Et Balık Kurumu tesislerine gittik. Abim Kurum müdürünü tanıyordu.

Orada yemek yedik, çay içtik. Sohbet ettik.

Yatma zamanı geldi.

Bir odada, yere serili, yan yan iki yataktan birine ben yattım, birine polis.

Polis, yatmadan önce silahını belinden çıkarıp, yastığının altına koymuştu.

Evet… nerden nereye…

“Kaçarsan vururum! diyen polisten, tabancasını çıkarıp uyuyan polis” noktasına gelmiştik.