Demokrasi her toprakta yeşermez

Geçmişte, bir konferanstaydım.

Abone Ol

Geçmişte, bir konferanstaydım.

Hoca,

-Bizde demokrasi yok, demokrasi kültürü yok, demokrat yok gibi nitelemeler sayıp duruyordu.
Söz aldım,

-Hocam, bir ülkede, demokrasinin olabilmesi için, orada demokrasinin alt yapısının oluşmuş olması, yani oranın endüstrileşmiş olması gerekir.Sizin demenize bakarsak, ‘halkı okullara doldur, iki yıl sıkı bir demokrasi eğitiminden geçir, hepsi demokrat olur.’ diyeceğiz. Neden ortaçağda demokrasi yoktu? dedim.
Yine bir konferansta da,

-Hocam, aydınlarımız bugüne değin, hep, ‘demokrasi, hukuk, adalet, insan hakları…’ dediler. Bunun için ağır bedeller ödediler. Bu kadar olmasa da, hiç olmasa yarısı kadar, ‘ Türkiye’yi nasıl kalkındırırız, üretimi nasıl artırırız, bilimde, teknolojide nasıl ileri gidebiliriz’ diye uğraş verselerdi, o dediklerinin yeşerebileceği bir zemin oluşur ve idealleri hayat bulur ve de o bedeller ödenmezdi dedim.
2006 yılında da, Malatya’da yılın siyasetçisi ödülünü alırken yaptığım konuşmada,

-Siyasetçiye güvenin bu kadar alt sıralarda olduğu bir ülkede, ‘En iyi siyasetçi’ ödülüne layık görülmem ilginç. Umarım seçici kurul kararını verirken, bu kavramın tanımına uygun davranarak beni seçmiştir. Bir de şu var: ‘Bir ülkede demokrasinin yerleşip kökleşmesinde, o ülkede kişi başına düşen ulusal gelirin kaç dolar olduğu ve nasıl dağıtıldığı önemli de, kişi başına düşen iyi siyasetçi sayısı önemli değil mi?” demiştim.

 

BU İKİNCİ BÜYÜK DEPREMDİ
YEDİ ONDA ALTIYDI
Dilek camimiz 04:17 depreminde ağır hasar aldığı, minaresi yıkıldığı için namazlar, Diyanet’in verdiği biri büyük, diğeri küçük iki çadırda kılınıyor.
Bugün Cuma’ya ucu ucuna yetiştiğim için dışarıda bir arkadaşın getirip yere koyduğu iki kişilik mukavvanın üzerinde kılmaya başladım bir çok arkadaşla.
Dört rekat ilk sünneti kılarken yağmur hafif hafif yağıyordu.
Ben beni bildim bileli müezzinimiz olan Abdullah abi, mescit içi ezanı yine o çok güçlü sesiyle, yine hep aynı makamla okudu.
Ben bu arada önüme koyduğum ayakkabılarımı, içi ıslanmasın diye iç içe kapattım.
Beni gören diğer bazı kişilerin de aynı tedbiri almaya başladığı gözüme çalındı.
Ezan bitti, Sevgili Mehmet Hocamız Hutbeyi her zamanki gibi tane tane, vurgularını yerli yerince yaparak okumaya başladı.
Bu arada yağmur etkisini ciddi ciddi artırmıştı.
Daha iki rekat farza bile başlamamıştık.
Cemaatten bazıları yavaş yavaş namazlığını toplayıp gitmeye başladı.
Biraz sonra çoğu kalkmış, azı kalmıştık.
Hocamız dışarıdaki durumu anlamıştı ki hutbeyi hızlıca tamamladı farzı kıldırmaya başladı.
Fatiha suresini ve seçtiği kısa ayetleri hızlı hızlı okuyarak ve sanırım son oturuşta Ettahiyat ve Salli, Barik dualarından sonra okunan Rabbena, Firli ayetlerini okumadan namazı bitirdi.
Ya da Salli, Barik dualarını okumadı.
Üzerimde, başlıklı ince mont gibi birşey vardı ama adam akıllı ıslanmıştım.
Cuma’nın hocanın kıldırdığı iki rekat farz bitince her zaman olduğu gibi çadırdan çıkanlar oldu.
Ben de çadırın içine girip, dört rekat son sünneti de kılarak namazımı tamamladım çıktım.
Bu arada yeri gelmişken, şunu da anlatayım…
Birinci depremin ardından, Malatya’daki evimizden apar topar, çocuklar vd. yakınlarla Dilek’teki bahçe evimize gelmiştik.
Ben saat dokuz on sıralarında, canımızı kurtardığımız içi iki rekat şükür namazı kılıyordum ki, hemen bir artçı deprem başladı.
Evdekiler dışarıya kaçışmaya başladılar.
Ben devam edip namazı tamamladım.
Öğleden sonra saat bir buçuk sıralarında, evde öğlen namazını kılarken yine deprem olmaya başladı. Yine herkes bahçeye kaçışmaya başladılar.
Ben namazı bozmamaya çalışıyordum.
Başım secdeye koyduğumda yer öyle bir gidip gelmeye başladı ki daha dayanamadım kalktım dışarı çıktım.
Bu ikinci büyük depremdi, 7.6’ydı

 

BORAN BORAN
Dayım hanımı Hayriye yengemin köyü.
Geçmiş dönem milletvekillerimiz Mustafa Şahin ve Talat Zengin’in köyü,
Çocukluk arkadaşlarım, DDY makinisti Abdulkadir Şahin amcanın, Mesude ablanın, oğulları Azmi ve Ali İhsan, kızları Ülker Şahin’in köyü Boran…
Karakaya Barajı suları altında kalmış caminin minaresi, karşımzda, aslan gibi dimdik duruyor.
Nice depremin yıkamadığı minare.
Mehmet Zeyveli’yle soruyorum minareyi…
-Temeli altı metre kazıldı diyor.
-Yanlış olmasın bak, bir yerde söylerim, yazarım diyorum.
-Evet, altı metre, gözlerimle gördüm diyor.
Tekniğine göre yaparsak, sağlam yaparsak suyun içinde, bataklıkta olsa, hatta böyle incecik bir minare bile olsa, depremlere dayanabiliyor hakikaten…
Boran’da, maşallah hiçbir yıkıntı gözüme ilişmedi.
Mehmet Zeyveli yolu göstererek,
-Deprem sırasında bu yol, böyle inip kalkıyordu diyor elleriyle tarif etmeye çalışarak.
Boran’ın yıkılmamış binalarına ve görkemli minaresine içimden defalarca maşallah, maşallah diyerek, Mehmet Zeyveli’yi selamlayarak Boran’dan ayrılıyorum.