Bizim papatyamız, sümbülümüz, kirazımız, mişmişimiz, eriğimiz nasıl güzelse Kürt’ümüz, Türk’ümüz, Alevi’miz, Sünni’miz öyle.
Güzel olmayan, kimi siyasimiz, ticarimiz…
Güzel olmayan, kimi çok bilmişimiz, aklı havada gezenimiz…
İki sene önce eşimle, bir taziye için Doğanşehir’e gitmiştik. Taziye çadırına vardığımızda, mevlit okunuyordu. Selam verdik oturduk. Mevlidimizi dinledik, dualarımızı ettik, yemeğimizi yedik, Hatta hocaya,
-Fatiha’yı ne çabuk okudunuz? diye sorup,
-Oooo… Okuya okuya alıştık yanıtını da aldıktan sonra yola revan olduk.
Görevimizi yapmanın huzuruyla Malatya’ya dönerken, dağa doğru, ‘Eskiköy ve Koçdere’ köylerini gösteren tabelayı görünce, hiç düşünmeden ok yönüne kırdım dümeni.
Bir aracın ancak sığdığı, dağa doğru kıvrıla kıvrıla giden asfalt yolda, bozuk sayılsa da orman içinde, güzel, gizemli bir yolculuk ediyoruz.
Böyle ucu bucu belli olmayan ve manzarası hiç değişmeyen yolda ilerlerken dağın tepesinde bir avuç ev gördük ki, burası Eskiköy’dü.
Vaktin daralması, akşamın yaklaşmasına bakmadan ereğe varmak, köyü görmek isteğimizden ödün vermeden ‘yola devam’ dedik.
Doruk yaklaştıkça, yokuş dikleşiyor, döngeler sıklaşıp keskinleşiyordu.
Böyle böyle köye vardık.
Bir evin önünde kadın, erkek, komşular toplanmış oturuyordu. Yanlarından el sallayıp, selam vererek geçtik. Birkaç yüz metre kadar ileride köy bitti, daha dar bir yol Koçdere’ye devam ediyordu. Koçdere’ye gitmeyi başka bir zamana bırakıp döndük oradan.
Akşamüstü, bir evin açık avlusu gibi yerde toplanmış oturan köylülerin yakınında arabayı durdurup,
-Selamünaleyküm! İyi akşamlar! diyerek indik. Araba yavaşlar yavaşlamaz köylüler bize doğru, güler yüzlerle gelmeye başlamışlardı zaten.
Buyur edip kurulu masanın yanına götürdüler, altımıza sandalyeler çekip oturttular. Çok duygulu ve de esrik bir ortamdaydık.
Burada her şey sevgiydi, her şey insandı!
-Nereden böyle, hayırdır, kimsiniz, nerelisiniz? soruları geldi hemen tabii. Kendimizi tanıttık, nereden, neden geldiğimizi anlattık. Beylerden biri,
-Adınızı duymuşum dedi. Doğrudan doğruya,
-Siz Alevi’siniz değil mi? diye topluluğa dönük sordum. ‘
-Evet, evet dediler.
-Biz Sünni’yiz dedim. Yüz ifadelerinde hiçbir kararma olmadı.
Biz güle oynaya sohbet ederken, yaşlı bir teyze yanındakine Kürtçe bir şeyler söyledi, o da biz söyledi,
-Diyor ki, bunlar Sünni mi? Çok iyiler…
-Teyze hepimiz iyiyiz, hepimiz biriz dedikten sonra, devam ettim,
-Bizi birbirimizle kötü etmek isteyenler bazı siyasetçiler, ticaretçiler. Onlar paranın gücüyle fakir kesime bir şeyler verip, ilgi gösterip denetimleri altına alırlar. Kendilerine bağlarlar. Sayelerinde milletvekili olmak, sattıkları mallara kolay yoldan müşteri bulmak için bunu yaparlar. Maksatlarına ulaşırlar da. İnsanı sömürürler bir başka deyişle. Böylelerine meydanı bırakmamak lazım, bunlara yüz vermemek lazım dedim.
-He gurban he! diye tasdik ettiler.
Bilemiyorlar ki ne yapalar! ‘Ayran, yoğurt, çay… Yemek hazırlayalım.’ Bu teklifleri reddetmekte bayağı zorlandık. Birazdan baktık iki ayrı yönden, birbirinden habersiz iki ayrı kadın ellerinde kahve tepsileri, tepe aşağı eğri büğrü, taşlı tümsekli zeminde köpükleri dökmemek için aşırı özenle geliyorlar.
Kahveler geldi bize ulaştı, ilk gelen tepsiden alıp, çok hoş fincanlardaki mis gibi kahvelerimizi yudumlamaya başladık. Biz şekersiz içerdik, bunlar az şekerliydi, hiç önemsemedik.
Biz böyle konuşurken, bir başka kadın, taptaze, irili ufaklı, eğri düz, mis kokusu yayılan salatalıklar getirdi koydu masaya. Bir tane alıp küt diye ikiye bölüp yarısını hanıma verdim. Kütür, kütür yedik. Bir tane daha böyle bölüp yedik. Bu arada bir başka hanımefendi (Kadın) tabakta (daha doğrusu terpoşta) gün kurusu kayısı, kayısı çekirdeği getirdi.
-Bizim çikolatamız da bunlar. Elimle hazırladım dedi. Hazırladım dediği, çekirdekleri kırıp içini çıkarmak, bunların bir kısmını gün kurularının içine yerleştirmekti.
Ama ne kayısılardı! Sanki dünyanın lezzeti içlerindeydi.
O sırada aklıma Ak Parti’ye geçmem geldi. Bunu söylemeden ayrılamazdım!
Böyle güzel, hoş sohbet ederken, dedim ki,
-Size bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksınız. Hanım da neyi söyleyeceğimi anlamıştı. Dedim ki,
-Sen söyle. O,
-Yok sen söyle dedi. Merak doruktaydı…
-Ben dedim, Ak Parti’ye geçtim. Bu seçimlerde Ak Parti’den milletvekili aday adayı oldum. Kızmadınız değil mi?
Çok net bir şekilde izledim, gördüm ki, kimsede hiçbir dalgalanma olmadı. Hep birden,
-Niye kızalım. Valla kızmadık. Oradan bir kadın,
-Ben iki seçimde Ak Parti’ye oy verdim. Gene de veririm dedi.
Bu duyduklarım çok büyük bir güzellikti, çok büyük...
-Bunu söylemeden gitmek içime sinmedi. Sizi yanıltmış gibi olmayayım diye bunu açıkladım dedim. Yine o bilgelik, yine o sevgi yayıldı ortama.
Ak Parti’ye geçtiğim için, bazı okumuşların(!) bana yönelttikleri ağır hakaretler, bağnazlıklar, tutuculuklar, akılsızlıklar, düşüncesizlikler, ufuksuzluklar, küsmeler karşısında, bu, şehrin altmış-yetmiş kilometre uzağında, dağın burcunda yaşayan vatandaşlarımızın her birinin ordinaryüs profesör olduklarını düşünüyorum ve hemen aklıma Yaşar Kemal’in,
-Milletimizin yüzde yetmişi okur yazarmış. Benim umudum okur yazar olmayan yüzde otuzda dediği geliyor.
Artık hava kararmaya başlamış, kalkmak vakti gelmişti.
Hep birden kalktık. Tokalaştık, kucaklaştık, el öptük, arabamızın yanına geldik.
Masadaki kayısı ve salatalıklar bir poşete konmuş hanımın eline tutuşturulmuştu. Bir hanımefendi bu arada,
-Kışlık tarhana yaptım. Biraz getireyim, çok güzel oldu. Hiç olmasa bir pişirimlik getireyim diyordu.
El salladık, el salladılar sevgiye, kardeşliğe, insanlığa, vatana, millete. 11.09.2018
(Bu yazımız gazetemizde daha önce yayınlanmıştı.)
-
Bu gelişimizden bir buçuk ay kadar sonra Eskiköy’e bir daha gittik.
Köylülerle konuştuk, halleştik. Bu sefer elimizde küçücük hediyeler vardı.
Oradan yola devamla, Beydağı’nı 2000 m. yükseltiden aşıp, derin bir vadi içindeki Koçdere köyüne indik.
Eskiköy’e bir gidişimiz de Yüzyılın Depremi sonrasındaydı.
Depremden beş gün sonra, Elazığ Barosu avukatlarının Eskiköy’e battaniye yardımı çalışmasından haberdar edilmiştim.
Gereken işler tamamlandıktan sonra, köyün muhtarını aradım, durumu söyledim. Muhtar,
-Çadır dışında bir ihtiyacımız yoktur dedi.
Bunun üzerine Doğanşehir’e yardım getirecek avukatlara durumu söyleyip, “
-Battaniyeleri başka depremzedelere verin edim.
Eskiköy’e depremden on bir gün sonra yine eşimle gittik.
Köy karlar altındaydı.
Doruğa tırmanan o yolu devlet açmıştı.
Köyden geçen kırık-fay hattı yolu da kesip yamaçtan iniyordu.
Evlerde yıkım vardı ama çok şükür ki, ölü, yaralı yoktu. Hayvan telefi vardı.
Zeliha Şahin ve Ali Topal ile görüştük.
Zeliha abla,
-Allah devletimizden razı olsun. Buraya dört defa helikopter geldi, her ihtiyacımızı getirdi dedi…