Benim için her akşam karanlığının güzel yanı, işten eve giden ve çocuk, anne, baba sevgisi ile araçları ile seyir halinde olan ya da kaldırımlarda yürüyen insanlar olmuştur. Her iş çıkışı evime giderken aldığım haz bana başka geliyor.
Mutlu, sıcak bir yuvanın yokluğu kadar insanı yalnızlaştıran bir şey daha bilmiyorum. İster evde bizi annemiz beklesin isterse de eş çocuklar… Beklenmek çok güzel. Beklenebilmek bir emek işi olsa gerek. Yuva bahçemize ektiğimiz sevgi kadar bekleniriz. Bu, insan hayatının elle tutulmayan gözle görülmeyen hazinelerindendir.
Bu akşam da çalıştığım kurumundan iş çıkışı trambüs durağına ilerlerken ışıklarda dilenci çocukların kırmızı ışıkta saniyeler içinde para toplamaya çalıştıklarını gördüm. Onlara dikkatle bakınca beni polis sandılar ve hemen uzaklaştılar. Soğukta, kış ayazında ince giyinmiş bu çocuklar hastalığı ve ölüm riskini avuçlarına alarak dilenmekteydiler. Kimdi bunlar? Sanırım Suriyelilerdi. Konuşmadım, lakin yüzlerinde kabul görmemiş bir misafirlik vardı.
Belki de geldikleri yerde yurtlarında dilenci değillerdi. Ya da anne ve babalarını kaybetmişlerdi; anlamak mümkün değil. ALLAH düşürmesin dedim ve trambüs durağına doğru yol aldım. Durakta üç dört kişi daha vardı. Sağlam giyinmeme rağmen üşüyordum. O Suriyeli çocuklar yine geldi aklıma. Suriyeli olduklarından şüphem olmasına rağmen Suriyeli diye kabul etmiştim. Üşüdüm hemen gideceğim sıcak yuvayı düşündüm.
Sıcaklığın yokluğu çok zordu. İşim vardı, eşim, evim vardı, başımda devletim, beni koruyan ordum polisim vardı… Suriyelilerin yokluğunu düşününce hayatın içinde ulaşamadığım ve üzüldüğüm şeyler geldi aklıma.
Örneğin ev araba alma hayalim, yeni bir takım elbise alma isteğim, hepsini bir yanıma koyup Suriyeli çocuğun bana korkarak baktığı gözlerinde yakmıştım. Ne nankörmüşüm, şükürsüzmüşüm ben diye düşündüm.
Trambüs geldi ve bindik yarı doluydu ama koltuğa oturmadım. Cam kenarında ayakta asfaltı izliyordum. İçerisi fırın gibi sıcaktı ama ben halen üşüyordum. Suriyeli çocuğun kaçarkenki bakışları beni kendimden soğutmuştu. Gözüm almıyordu bir saat dışarıda soğuğu göğüslemeyi ama o çocuğun ne derdi vardı ki soğuğa çıplak ayakları ile dayanmaya çalışıyordu. Üstelik herkes yabancı, başka bir diyar, başka bir dil, akrabalardan uzak, belki de hasta anası, sakat babası, savaş molozları altında bıraktığı kardeşi vardı.
Sonra içimden ‘ya onlar dilenciler, alışmışlar, senden benden zenginler’ tezine sığındım ama halen üşüyordum. Oturmak istemiyor, hatta mümkünse inmek istiyordum. Evimin durağına yaklaştıkça sıcak evim uzaklaşıyordu sanki. Bir durak öteden indim, biraz üşümek istedim; inerken kapı komşumla göz göze geldik. Hep aynı arabayla, aynı saatin mesai yolcularıydık. Bana yanlış iniyorsun der gibi baktı; umursamadan indim.
Soğuk etrafımı hemen sardı. Aracın uzaklaşırken yüzüme ittiği soğuktan kaçınmadım. Üşüyordum artık, bu üşüme hali doğaldı. Etrafımda hızlı adımlarla bir yerlere giden insanlara inat ağır adımlarla yürüdüm. Evim ocağım yokmuş gibi evde beni bekleyen sevgi dolu eşim ve sıcak yuvam bana çok lüks gelmeye başlamıştı. Hayalimdeki o bir çift göz uzaklaşmıyordu.
Nihayet eve geldim, kapıyı ilk defa isteksiz çaldım. Eşim her zamanki gibi güler yüzle açtı ama artık bende hal kalmamıştı. Anlatılacak gibi de değildi. İçeri girdim, üstümü çıkardım, ev sımsıcaktı. Sofra yerde hazırdı, çay suyu da konulmuştu. Sevdiğim haber kanalı da açıktı. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra sofraya oturdum. Eşim “Neyin var?” dedi, biraz ısrar etti; ona “üşüyorum” dedim. O da bana “Hasta mı olacaksın acaba?” dedi, “olabilir” dedim, “ama çok üşüyorum çok…”