Çocukken kaç şeker…

Abone Ol

Sevgili Malatyalılarım,

Nasılsınız, iyisiniz inşallah?

Benim gördüğüm, işlerin iyi gittiği.

Malatya da, Türkiye de öyle...

Yöneticiler işlerini iyi yapıyorlar.

Allah razı olsun onlardan.

Bunun için maaş alıyorlar ve o bizim cebimizden çıkıyor.

Çıkıyor ama, Allah için diyeyim, onlar bizim değil, kendi işlerini yapıyorlarmış gibi çalışıyorlar.

Kendi tarlalarında, kendi mağazalarında, kendi fabrikalarında, kendi hastanelerinde çalışıyorlarmış gibi işlerini yapıyorlar.

Kendi sanayilerini, kendi ticaretlerini, kendi tarımlarını, kendi madenlerini, kendi sermayelerini, kendi sağlıklarını, eğitimlerini, sanatlarını, sporlarını, kendi köylerini, illerini, ilçelerini yönetiyorlarmış gibi çalışıyorlar.

Kendi ailelerine, kendi çocuklarına, kendi ana babalarına hizmet eder gibi çalışıyorlar; ilgi, sevgi, saygı gösteriyorlar.

Bir işe giren tanıdığıma, yakınıma, “Orası seninmiş gibi çalış!” tavsiyesinde bulunurum.

Baro Başkanlığımızda, Avukatlar Gününde Atatürk Anıtına gitmiş, saygı duruşunda bulunmuş; ardından da, basınımıza bir konuşma yapmıştım.

O konuşmamın bir yerinde, “Bizler, bu fakir milletin paralarıyla yapılan yollardan, okullardan, yurtlardan, sanat, spor alanlarından onlardan çok, çok fazla faydalandık. Bu nedenle halkımıza, milletimize borcumuz var!” demiştim.

Bir üstat meslektaşım, Av. Zeki Turhan, aylar sonra bana,

-Senin o konuşmandan sonra rahat uyumaya başladım demişti.

Atatürk Ortaokulunda okurken, Mehmet Özbay adlı sınıf başkanımızla o başkan, ben yardımcı olarak okulun kooperatifini çalıştırdık, teneffüslerde açtık kapattık.

Ödev kağıdı, silgi, kalem, açacak, pergel, iletki… ve kaynana şekeri denen küçük, kakaolu tanesi beş kuruş olan şeker sattık. İşimizi hızlı hızlı yaptık. Çekmeceyi parayla doldurduk. “Ağzıma, o tadı çok güzel kaynana şekerinden bir tane bile atmadım.” Allah’ıma milyonlar kez şükürler olsun diyorum şimdi.

Bir de yaptığım bir kurnazlığı anlatayım.

Ortaokulda, yazın, Belediye İşhanında, bir “manifatura trikotaj” mağazasında çalışıyordum.

Mağazayı, siliyor, süpürüyor, basma, pazen, divitin kumaş toplarını yolun kenarına, cemakenin önüne diziyor, hırkaları, yelekleri askıya takıp, ucu v şeklinde olan sopayla yukarıdaki ipe asıyordum.

Kapının önünde de durup, gelen geçen, duraklayan, dizili mallara bakan baylara, bayanlara,

-Buyurun efendim! İçeride çeşitlerimiz var! Yeni mallarımız geldi! gibi sözler söylüyor, içeriye çekmeye çalışıyordum.

Bazı günler, sabah erkenden tek başıma mağazayı açıp, akşama kadar satış yapıp, akşam malları içeriye taşıyıp kapattığım da olurdu.

Küçük bir haftalıkla çalışıyordum.

Para için değil, sokakta gezmemek, kötü arkadaşlar edinmemek için çalışıyordum.

Mağaza, Almanya’da çalışıp dönmüş, Kürecikli Hasan ve Kalender Karaoğlan adlı iki kardeşe aitti.

Rahmetli babam da zaman zaman mağazaya gelir giderdi.

Çok iyi insanlardı.

Zamanla, ailecek kaynaştık.

Rahmetli Hasan Karaoğlan benim kirvem oldu.

Kirvemin bana,

-Seladdin kurban olam sana dediği olurdu.

Almanya’da yaşayan, yaşları benden çok küçük çocukları Aysel ve Mustafa kirvelerimle sosyal medyada görüştüğümüz olur.

Malatya’da yaşayan Kalender kirvemin eşi Kiraz kirvem de, özellikle deprem hususlarında, bana telefon açıp sormadan hiçbir iş, işlem yapmaz.

Evet… Şimdi o kurnazlığımı anlatayım.

Henüz kirvelik bağımız kurulmamıştı.

Mağazada, tam bana göre, adeta göz koyduğum, o zamanın ünlü markası Kom’dan,  beyaz bir naylon gömlek vardı. Yirmi lira da param vardı. Satış fiyatı otuz lira gibiydi herhalde.

Mağazanın birkaç saatliğine bana bırakılıp gidilmenin dönüşünde, sonradan kirvem olacak Hasan Abiye, o gömleği göstererek,

-Bir müşteri bu gömleğe yirmi lira verdi, vermedim dedim.

-Vereydin gide! demez mi… Buna çok sevindim.

Ertesi gün, yirmi lirayı ödeyip, o gömleği aldım ve okullar açıldığında güle güle giydim.

Bir daha söyleyeyim, o zaman henüz kirveliğimiz yoktu.

Benim o gömleği almak için, o yöntemi uygulamamın, yani doğrudan doğruya Hasan abiye,

-Bu gömleği bana yirmi liraya verir misiniz? diyemememin sebebi, böyle dediğimde Hasan Abinin, beni kırmamak için, zararına da olsa o gömleği bana verecek olmasıydı.

Öyle olmasını istemiyordum.

İngiltere’de, hakim adayları seçilirken, adayların çocukluklarında kaç tane şeker çaldıkları bile araştırılırmış.

Yöneticilerimizin çalışmalarından bahsettim ya!

Onların, çok çalışmalarından çok, dürüst çalışmaları kıymetli.

Çok geçmişte, Malatya’da, bir belediye başkanımızın çalışmalarıyla ilgili yolsuzluk lafları ediliyordu.

Başkanı savunanlar, “Hayır!” derken, ortada duranlar,

-Yolsuzluk olsa da bile hizmet çok büyük! diyordu.

Seçim oldu, önceki başkan kaybetti, yeni Başkan geldi.

Ben o zaman yazığım yazıda,

-Artık millet, ‘Sade Hizmet’ istiyor, yolsuzlukla karışık değil, diye yazmıştım.

Karadeniz kıyı yolu, viyadükleriyle, köprüleriyle, tünelleriyle, doldurulan deniziyle büyük, dev bir yapım ve dev bir faturaydı.

Kamuoyunda, yoğun olarak yolsuzluk savları, iddiaları vardı.

Millet neredeyse, “Yolsuzluk olmazsa, hizmet de olmaz!” lafına inanmaya başlamıştı.

Ak Parti, ilk seçimi öncesinde 2001-2’lerde yapacağı hizmetleri saydığında, diğer partiler,

-Hangi parayla yapacaksın? Kaynak göster! diyordu,  Ak Parti de,

-Yolsuzluklara giden paraları keseceğiz; o parayla yapacağız diye cevaplıyordu.

Günümüzün malum yolsuzluk iddiaları, geçmiştekilere rahmet okutuyor doğrusu!

Buna bakınca insan diyor ki,

-Keşke, bizimkiler de belediye başkan adaylarını belirlerken, İngilizlerin hakim seçerken yaptıkları gibi, adaylarını, ‘çocukluklarında kaç tane şeker çaldıklarını tespit edip’, öyle belirleselerdi...

Evet, keşke öyle yapsalardı…

CHP Battalgazi İlçe Başkanıyken, muhasebemiz, bir tek bizim merkez ilçe muhasebemiz, Genel Merkezce özel olarak denetlenmiş, en küçük bir kusur, usulsüzlük bulunmamıştı.

Bundan dolayı, Ankara’dan aranılmış ve tebrik ve takdir edilmiştim.

Baro başkanlığımızı da borçla devralmış, hesabında parayla devretmiştik.

Sevgili ildaşlarım, Malatya’mızda işler iyi gidiyor.

Merkezi ve yerel yöneticilerimiz Allah razı olsun, işlerini en iyi şeklide, en hızlı şekilde, kimseyi kırmadan, üzmeden, kimseye haksızlık, torpil yapmadan, başka bir deyişle, vatandaşa ne veriyorlarsa elektronik ortamda, eski yöntemle torbadan ad çekerek, kurayla veriyorlar.

Zorunlu olumsuz sonuçlar olduğunda da o durum düzeltilmektedir. 

Vatandaş olarak bize düşen de, eski düşünüş ve davranışlarımızı bırakıp, kalbimizin sesini dinleyip, doğruya doğru, yanlışa yanlış dememiz artık.

Devletimiz, görevini iyi yapsın da, iktidarda hangi parti veya ittifak olursa olsun.

Siyaseti, etnik, mezhepsel, hısım-akraba, hemşerilik pencerelerinden bakmadan, kaynaşmış bir toplum ve halk ve Millet olarak siyasi tutum oluşturmalıyız.

Yoksa memleketimize de, kendimize de kötülük yapmış oluruz.

Hükümetler bizi değil, biz Hükümetleri denetleyeceğiz, iyiye, doğruya yönelteceğiz.

Biz iyilik yolunda, birlik, beraberlik yolunda çabalayacağız, Yaradan da çabalarımızın karşılığını bize nasip edecek inşallah.

Dinimize göre, iyiliği Allah bize verir, kötülüğü biz kendimize yaparız.

Kıymetli ildaşlarım, okuyucularım, aklımla, deneyimlerimle, kalbimle söylüyorum ki, yöneticilerimiz işçi gibi çalışıyor; Malatya’mız da, Türkiye’miz de iyi yönde, doğru yolda ilerliyor.

Müsterih olun!

Yazımı bitireyim; sevgiyle, saygıyla, selamla canlarım.