CEHALET NEDİR: ZİHNİN YOKLUĞU MU, YOKSUNLUĞUN FARKINDA OLAMAMAK MI?
Cehalet, halk arasında çoğu zaman bilgi eksikliği ya da eğitimsizlik olarak tanımlanır. Ancak bu basit ve indirgemeci bakış, cehaletin hakiki mahiyetini izah etmekte yetersiz kalır. Çünkü cehalet, sadece zihinde bulunması gereken bilgilerin eksikliği değil, aynı zamanda elde edilebilir olanı elde edememenin sebebini aramamak; yoksun olduğu hâlde yoksunluğuna bigâne kalmak hâlidir. Elbisesi olmayanın üşümesi doğaldır, ancak niçin elbisesi olmadığını sorgulamadan sadece soğuğa direnmekle meşgul olan, farkında olmadan cehaletin zifiri karanlığında kalmaktadır. Ekmek fırından alınabilir, bu bir temin ediştir; ama ekmeğin neyle, nasıl yapıldığını, niçin ihtiyacımız olduğunu anlamamak cehaletin bir başka boyutudur.
“Onlar ki, dünya hayatını ahirete tercih ederler ve Allah’ın yolundan alıkoyup, onu eğri göstermek isterler. İşte onlar, derin bir sapıklık içindedir.”
(İbrahim Suresi, 3. ayet)
Cehalet; ihtiyaç duyduğunu yalnızca elde etmek değil, o ihtiyacın kendisini anlamak ve ihtiyacın neden doğduğunu fark etmektir. Bu farkındalık, insana sadece araçsal bilgileri değil, aynı zamanda varoluşsal bir kavrayışı da kazandırır. Bir günün meşgalesini başarıyla tamamlamak insanı yorgun düşürebilir, lakin cehaletten kurtaramaz. Çünkü cehaletten kurtulmak için bilmek değil, akletmek; sahip olmak değil, idrak etmek; temin etmek değil, çözümleyebilmek gerekir.
“Onlar, Kur’an üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
(Muhammed Suresi, 24. ayet)
AKIL SAHİBİ OLMAK MI, YOKSA AKLETMEYİ BİLMEK Mİ?
Akıl sahibi olmak çoğu zaman bir donanım gibi değerlendirilir. Lakin bir bıçak ne kadar keskin olursa olsun kullanılmadığında paslanır. Aynı şekilde akıl da sadece zihinsel bir yetenek değildir; kullanılmadıkça, sorgulanmadıkça, işletilmedikçe körleşir. Cehalet, aklın işlemeyiş hâlidir; aklın varlığının değil, faaliyetinin askıya alınmasıdır. Aklın işlevselliği ise bilgiye sahip olmaktan ziyade, o bilgiyi nereye koyacağını bilmekle, zamanla kıyaslamakla, mukayese edebilmekle ölçülür.
“Andolsun biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla anlamazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da sapkındırlar. İşte onlar gafillerin ta kendisidir.”
(Araf Suresi, 179. ayet)
Dolayısıyla sadece sahip olunanlar üzerinden akıllı sayılmak, cehaleti eşyaya havale etmek olur. Bir insanın ekmeği olması, onun akıllı olduğunu göstermez; ekmeği ne zaman, nereden, nasıl ve ne karşılığında elde ettiğini sorgulaması ise aklını kullandığını gösterir. Akıllı olmak bir süreçtir; doğrudan elde edilen bir özellik değil, yaşanarak, öğrenilerek ve çoğu zaman kaybedilerek inşa edilen bir bilinçtir.
Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışan kişidir; âciz kişi ise nefsinin arkasına düşüp Allah’tan temennilerde bulunandır.”
(Tirmizî, Kıyamet, 25)
OKUMAK MI, YAŞAMAK MI, TECRÜBE Mİ?
Cehaletten kurtulmanın yolları sadece kitaplarla, akademik eğitimle sınırlı değildir. Çünkü bilgi ile bilinç arasında fark vardır. Bilgi öğrenilir; bilinç ise yaşanır. Bir insan kitaplarla dolu bir odada büyüyebilir ama hayata dair hiçbir şey öğrenmeden yaşlanabilir. Öte yandan köyde toprağı süren bir çiftçi, hayatın tabiatını okuma fırsatı bulduğundan, kitaptan değil ama hayattan öğrenebilir. Bu nedenle cehaletten kurtulmanın tek yolu okumak değil; tecrübe etmektir, yaşarken öğrenmektir.
“Allah’ın ayetleri üzerinde düşünmüyorlar mı? Yoksa daha önce babalarına gelmeyen bir şey mi onlara geldi?”
(Mü’minun Suresi, 68. ayet)
İnsan yaşadıkça, çevresini gözlemledikçe, karşılaştığı her olaydan ders çıkarmaya başladıkça bilinç düzeyi artar. Bu, cehaletin çözüldüğü andır. Ancak bu farkındalık da kendiliğinden doğmaz. Yaşanılanlarla yüzleşmek, onları içselleştirmek gerekir. Aksi halde her gün aynı yoldan yürüyüp yolun nereye vardığını hiç merak etmeyen insan, sadece fiziksel bir hareket içindedir; zihinsel bir ilerleme içinde değil.
“(Düşünesiniz diye) Biz, bu Kur’an’ı, ayet ayet ayırarak okuman için indirdik.”
(İsrâ Suresi, 106. ayet)
CEHALETİN SINIRLARI: KİM CAHİLDİR?
Toplumda sıkça kullanılan “Zırcahil” ifadesi, aslında cehaletin de derecelerinin olduğunu gösterir. Zırcahil; ne bilmediğini bilmeyen, bilmediğini kabullenmeyen, eksikliğini örtmeye çalışan kişidir. Bu kişi ne mukayese yapabilir, ne sorgulayabilir ne de öğrenmeye açık bir zihin taşır. Cehalet, yalnızca bir şeyin bilinmemesi değil, bilmeye karşı bir kapalılıktır. Bu kapalılık, zamanla kişinin karakterine yerleşir ve onu “seviyesiz” bir varlığa dönüştürür.
“Onlara, ‘Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin’ denildiğinde, ‘Atalarımızı üzerinde bulduğumuz yol bize yeter’ derler. Ataları bir şey bilmiyor ve doğru yolu da bulamıyor idiyse ne olacak?”
(Maide Suresi, 104. ayet)
Cehaletin sınırı yoktur çünkü öğrenmenin de sınırı yoktur. Ancak yerinde saymak, zaman ilerledikçe değişime direnmek, başlı başına bir cehalet hâlidir. Çünkü zamanla birlikte bilgi, bilinç ve ihtiyaçlar da değişir. Dünün bilgisi bugünün ihtiyacını karşılamayabilir. Bugün hâlâ dünün doğrularını mutlak hakikat sayanlar, zamanın ruhunu ıskalayanlardır. Bu da cehaletin güncel versiyonudur.
CEHALETİN ÖTESİNDE BİR AKIL YOLCULUĞU
Cehaletten kurtulmak, sadece bilgiye ulaşmakla mümkün değildir; bilginin ne zaman, nasıl ve hangi ortamda kullanılacağını idrak etmek gerekir. İnsan, yalnızca ihtiyaçlarını temin etmekle değil; o ihtiyaçların kökenini anlayarak, onları eleştirel bir süzgeçten geçirerek akıllı olabilir. Zira akıl, sadece sahip olmak değil; sahip olunanı anlamlandırmaktır.
“Sana Kitab’ı indirdik ki; insanlar onun ayetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsın.”
(Sad Suresi, 29. ayet)
Mukayese etmek; zihinle birlikte kalbi de devreye sokar. Bu mukayese, hem dış dünyayla hem de kendi iç âlemimizle yapılmalıdır. Neyi neden yaptığımızı bilmeden yaşamak, sahip olunanlarla övünmek ya da yoksunluklarla öfkelenmek cehaleti pekiştirir. Cehaletten çıkış, bilinçli bir çabanın ürünüdür. Bu çaba, sadece öğrenme değil; arınma sürecidir. Kibirden, inattan, konfor alanından, ezberden arınmadan akla ulaşmak mümkün değildir.
“İlim, öğrenmekle; hikmet, anlamakla; hidayet, samimiyetle gelir.”
(Hadis - Deylemî)
Cehalet, bazen sessizliktir; konuşması gerekenin susması, sorması gerekenin beklemesidir. Bazen de gürültüdür; anlamadığı şeyin üzerine söz söylemek, bilmediği konuda hüküm vermektir. Her iki hâl de insanı kendi benliğinden uzaklaştırır. Oysa insan, fıtraten düşünen bir varlıktır. Ve düşünce, cehaletin en büyük düşmanıdır.
“Ya öğrenen ol, ya öğreten, ya dinleyen, ya da ilmi seven ol; beşincisi olma, helak olursun.”
(Hadis – Taberânî)
Sonuç olarak cehalet, sadece bilgiyle değil; içsel bir muhasebeyle aşılabilir. Bilgi, eşyayı tanıtır; bilinç, insanı. Cehaletten kurtulmak için önce kendimizi tanımamız, sonra dış dünyayı anlamamız gerekir. Zihinsel tekâmül, yalnızca sahip olduklarımızla değil; onları nasıl değerlendirdiğimizle anlam kazanır. Zira en büyük cehalet, kendini bilmeyenin yaşadığı cehalettir.
UNUTULMAMALIDIR Kİ,
“Cehalet, bilmemek değil; bildiğini sanıp hiç sormamaktır.”
SAYGILARIMLA!